Hatırlama ve Unutma - Psikoloji
20/10/2008 | Kategori: Felsefe-Donem-Odevi |
<<Önceki Sayfa
|1/12|
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/12|
Immanuel Kant
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/12|
TOPLUMSAL DEĞİŞME
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/12|
TOPLUMSAL YAPI ve TOPLUMSAL İLİŞKİLER
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti
<<Önceki Sayfa
|1/12|
HAFIZA
Geçmişimizi kaydedip daha sonra ona başvurduğumuz bu sebeple de şimdiki anımızı etkileyen sistem hafızadır. Hafıza kapasitesi olmaksızın bir insanı (veya öğrenebilen bir hayvanı) düşünebilmek zordur. Hafıza olmasaydı edindiğimiz tecrübelerden geriye hiçbir şey kalmazdı, aslında öğrenme denilen şey de gerçekleşmezdi çünkü kısa bir süre önce öğrendiğimizi, hafızaya dayanarak hatırlar ve uygulamaya koyarız. Bunun aksi bir durumda çok dar bir çerçeve olan “bu ânı” yaşamak zorunda kalırdık ve sonuçta da bu an, geçmişimizi hatırlayamadığımızdan, kendimiz ile ilgili bir an olarak bize bir mana ifade etmezdi. Her insan her sabah kalkar ve kim olduğunu ve ne olduğunu bilir. Bu süre giden şahsî kimlik hissi, bizim dünümüzü bugüne bağlayan hatıraların sürekliliği üzerine kuruludur.
İnsan hafızasının analizinde, hafıza sisteminin yapısı ve bu yapıyı işleten süreçler birlikte ele alınmalıdır. Yapı, hafıza sisteminin düzenleme şeklidir; süreçler ise hafıza sistemi içersinde ortaya çıkan faaliyetlere dayanır. Hafıza sisteminin ele alınacağı bu bölümde yapı ve süreçler birlikte incelenecektir.
Bu sistemde kodlama, depolama ve geri getirme arasında önemli farklar vardır. Kodlama; hatırlanacak olan malumatın takdimi esnasında ortaya çıkan olaylara dayanır. Biraz önce tanıştığınız bir kimsenin isminin yerini tutan bir fiziksel fenomenin, yani ses dalgasının, hafızanın kabul edeceği türden kodlara çevrilip, bu kodun hafızaya kayıt edilmesi olayıdır. Kodlama süreçleri, hafıza sistemine neyin depolanacağını tayin eder. Ayrıca zihinde tutma esnasında varolan şartlarla birlikte hangi malumatın sonuç olarak geri getirilebileceğini tayin eder. Hatırlanabildiler daha önce depolanmış olanlardır ve nasıl hatırlanabileceği onun nasıl depolandığına bağlıdır (Tulving ve Thomson, 1973).
Çeşitli hafıza teorisyenleri (Atkinson ve Shriffrin, 1971), Waugh ve Norman, 1965) hafıza sistemimizin temel mimarisini depolara ayırarak tasvire çalınmışlardır. Çok depolu hafıza yaklaşımları adı altında toplayabileceğimiz bu teorilerin genel özellikleri ortaktır. Çok depolu hafıza teorisyenlerine göre 3 tip hafıza deposu vardır.
1) Duyusal hafıza deposu, malumatın geliş yoluna (göz, kulak) has bir depodur ve malumatı çok kısa bir süre için tutar.
2) Kısa süreli hafıza deposu, nispeten sınırlı kapasiteye sahiptir.
3) Uzun süreli hafıza deposunun, temelde sınırsız bir kapasitesi vardır ve malumatı çok uzun zaman dilimleri içersinde tutar.
Bu modele göre çevreden gelen malumat duyusal depolar tarafından alınır. Bu depolar, görme, işitme gibi kendine has ayrı depolardır, malumatı çok kısa süre için tutarlar. Bu depoya giren malumatın bir kısmına dikkat sarfedilir ve daha sonra kısa süreli hafıza deposu tarafından proseslenir. Kısa süreli hafızada proseslenmiş olan malumatın bir kısmı uzun süreli depoya aktarılır. Atkinson ve Shriffrin (1971)'e göre malumatın uzun süreli depolanışı, tekrar safhasına bağlıdır.
Bu noktada, dikkat ve hafıza sahalarının kesiştiğini belirtmek yerinde olur. Mesela Broadbent'in dikkat modeli, hafızanın çok depolu modelinin esas habercisidir. Duyusal hafıza deposu ile Broadbent' in teorik dikkat modeli arasında kesin bir benzerlik vardır.
Hafıza depolarının kendisi temel yapıyı şekillendirir, dikkat ve tekrar süreçleri ise hafıza depoları arasındaki malumat akışını kontrol eder. Bununla birlikte bu çok depolu hafıza modeli yapı içersinde işleyen süreçlerden ziyade yapının kendisi üzerinde yoğunlaşmıştır.
HAFIZANIN FİZYOLOJİK, BİYOKİMYASAL TEMELİ
Ebbinghaus'un hafızada modern deneysel araştırmaları başlatmasından bu yana araştırmacılar kaç çeşit hafıza olduğu sorusuna cevap aramakla meşguldürler. Bu farklı hafıza türlerinin birbirine benzediğini aşağıdaki 4 soruya verecekleri cevaplara göre tayin etmek belki de daha yerinde olacaktır. Sorulardan birincisi: beyinin kayıd ettiği malumat nedir? ve bu kaydın meydana gelmesi için gereken süreçler nelerdir? İkincisi: beyin, elde edilmiş olan bu malumatı nasıl depolamaktadır?. Üçüncüsü: beyinde meydana gelen ve unutmadan sorumlu değişiklikler nelerdir? Dördüncüsü: evvelce gizli kalmış olan malumat, geri getirilme sürecinde bu gizliliğini nasıl kaybetmektedir?
Bu genel 4 soru, hafızanın, kayıt, depolama ve geri getirme safhaları halindeki bölümlerince temin edilen çerçevede gömülüdür. Hafızanın geleneksel safhalarını açıklamada kütüphane metaforu kullanılabilir. Hafızaya kaydedilenler bir kitabın muhtevasına, onun başlangıçta kütüphaneye girişine ve dizin tarzına benzer. Depolanma ve unutma, kitabın kütüphaneye girdikten sonra başına gelenlerdir. Kitap çalınmış veya paralanmış olabilir veya konulduğu yerde ulaşılamaz bir durumda ' kalmış olabilir. Okuyucu özel bir kitabı bulmak istediğinde gelişi güzel bir tarama ile muhtemelen bir kitaba ulaşamaz onun içinde dizin kullanır. Kullanılan bu metafor, unutmanın (başarısızlıkla sonuçlanan geri getirmenin) iki ana sebepten ortaya çıkabileceği noktasının hayatiyetini vurgulamaktadır. Aranılan kitap (veya bir hatıra) ya kütüphanenin deposunda olmakla beraber bulunamıyordur (ulaşılmaz fakat elde edilebilir) veya daha önce depoda bulunmakla birlikte artık orada yoktur (elde edilemez). Herkes bu birinci tür unutmayı yaşamıştır. Evvelce kaybolmuş olan bir hatıra aniden hatırlama verir. Birinci olarak klasik hatırlama modelleri kayıd etme, depolama ve geri getirme ve de unutma süreçlerinden yoksundurlar. İkincisi, bu modellerde beyinde neler olup bittiği ile ilgili kısımlar o devirdeki nörolojik bilgiler sebebiyle göz ardı edilmiştir. Nitekim bu gözardı ediliş; unutmanın, hatıranın depoda kaybolmasından mı yoksa depodan silinmesinden kaynaklandığına karar vermedeki güçlükle izah edilir. Bazı unutulmuş hatıralar kendiliğinden hatırlanabilirken, diğerlerinin bu şansı hiç bir zaman olmamaktadır. Dolayısıyla bunun nasıl olduğunu tayin edebilmek için; beyin organizasyonundaki değişikliklerin azaldığına veya değiştirildiğine yahut da değişmeden kaldığına dair bilgilere gerek yardır. Böyle bir fizyolojik bilgi olmaksızın, depolamanın etkisini, geri getirmenin etkisinden ve de kayıt etmenin etkisinden ayırdetmek zordur (Watkins 1978). Son zamanlarda hafızanın temelinde yatan beyin süreçleri artık açıklanabilmektedir.
Öğrenilen materyal hafızadaki yerini ancak,eğer beyinde belli fizyolojik değişiklikler meydana gelirse almaktadır. Buna birleşme süreçleri adı verilir ve mikroskopik ve makroskopik olmak üzere iki seviyede ele alınır. Mikroskopik değişiklikler, nöronlar içersindeki, arasındaki ve muhtemelen sinaptik bağlantılardaki faaliyetleri kapsar. Birçok araştırmacı; öğrenmenin bir dizi süreci başlattığını Ve bu süreçlerin de, proteinlerin imal edilmesine ve uzun süreli yapısal ve işlevsel değişimleri üreten sinapslara aktarılmasına sebep olduğunu öne sürer. Bunun yanısıra, bu süreçlerin tamamlanması zaman alacağından hafızanın da, bu aradaki zaman zarfında öğrenmenin hemen başında hızla sahneye giren ayrı bir kısa süreli hafıza deposu vasıtasıyla ortaya çıkması gerektiğine inanmaktadırlar. İlkel invertebrate'lerde (deniz yılanı Aplysia gibi) alışkanlık olarak bilinen hafıza şeklinin temelini oluşturan nöronları ve nöronal değişiklikleri tespit etmek mümkün hale gelmektedir. Bu değişiklikler kesin bir şekilde ölçülebilir hale geldiğinde, unutma şekillerinin depodaki silinmeden mi? yoksa depo içersinde bir yerde kaybolmasından mı kaynaklandığına karar vermek mümkün olacaktır.
Hafızanın temelinde yatan makrosopik beyin değişiklikleri tespit etmek çok daha zordur. Çünkü birincisi, beyinin hangi bölgesinin, sorgulanan hafıza türüyle ilişkili mikroskopik değişikliklere müsaade ettiğinin gösterilebilmesi gerekir. Meselâ lisan bilgisi ile ilgili hafızanın serebral kodeksteki değişiklikleri kapsayabileceği görülmektedir. Çok küçük bir beyin dokusu parçasının, hafıza deposunun çeşitli şekilleri için nasıl gerekli olabileceği konusu halen karışık bir mesele halinde durmaktadır. Depolamaya vasıta olan bu doku tespit edilebilse bile, daha zor bir ikinci konunun mutlaka anlaşılması gerekmektedir ki bu da beyindeki değişiklikler vasıtasıyla depolanmış olan malumatın nasıl temsil edildiği sorusudur. Hatıralar muhtemelen ilgili malumatın depolandığı bölgelerde depolanmaktadır dolayısıyla depolamada karmaşık malumatın nasıl temsil edildiğini anlamak için bu malumatın algı ve düşünme halinde beyin tarafından nasıl temsil edildiğim bilmeye ihtiyaç vardır.
Geri getirme süreçleri malumatın beyinde nasıl temsil edildiğine muhtemelen fazlasıyla bağlıdır. İnsanlarda karmaşık hatıraların geri getirilişinin çok yüksek seviyede düzenleniyor olması gerekir. Spesifik itemlerin devasa ebatlardaki bilgi depomuzdan süratli bir şekilde geri getirebilme kabiliyetimiz gerçekten dikkate değerdir.
Beyin göreceli olarak birbirinden bağımsız işlevsel alt sistemleri ihtiva eder ve her biri belli türdeki malumatı kendi tarzında prosesler. Bu prosesleme işlemleri malumatın özel türlerinin kaydedilmesine benzemektedir. Dolayısıyla bir malumat muhtemelen onu proseslemeden sorumlu olan alt sistemlerde depolanmaktadır. Geri getirme ve unutma da muhtemelen özel bir alt sistemin işleyiş tarzını yansıtmaktadır. Eğer iki alt sistem benzer şekilde organize- olmuş beyin dokusundan oluşmuşsa, hizmet ettikleri hafıza sistemleri de muhtemelen benzer görünür. Eğer dokular farklı şekilde düzenlenmişse hizmet ettikleri hafıza sistemleri kayıt, depolama (mikro ve makro seviyede), geri getirme ve unutma kurallarının şartlarına göre radikal bir biçimde daha farklı olur. Meselâ lisân ve motor maharetlerle ilgili hafıza sistemlerimiz çok farklı olabilir, çünkü sözel davranış esas olarak yeni korteks tarafından kontrol edilmekte, motor maharetler ise büyük ölçüde serebellumdaki faaliyetlere bağlıdır. Ayrıca serebellum'la yeni kodeksin yapılan da farklı şekilde düzenlenmiştir. Bunun tersine görsel hayal ile kelimelere ait hafıza sistemleri ise muhtemelen çok daha benzerdir. Görsel hayatın esas olarak sağ yeni kodeksin arka bölgesince lisanın ise sol yeni korteks tarafından kontrol edilmesine karşın bu bölgelerin düzenlenişi birbirine çok benzemektedir. Bir sahneyi görsel hayalle veya kelimelerle hatırlıyor olsak bile depodaki karşılığı aynı itemdir. Sol yarımküre bu depolanmış item anlamlarını özel ifadelere çevirirken, sağ yarımküre görsel hayallere çevirmektedir (Anderson, 1985).
Kayıt, depolama geri getirme ve unutma kurallarının açıklanışının beyin süreçleri ile ilgili bilgilerimize bağlı olduğu görülmektedir. Ayrıca hafızanın farklı şekillerini etkileyen faktörlerin kesin ve açık bir izahı da gerekmektedir. Bu, hafıza üzerinde çalışan psikologların ana konusu olmuştur.
Çok yakın senelerde araştırmacılar hafızanın fizyolojisini deniz-yılanı üzerinde incelemeye başlamışlardır, çünkü bir cins vertebrate olan bu hayvanda hafızanın depolandığı bölge onun nöronal yapısında tespit edilebilmektedir. Fakat bu araştırmalarla karmaşık insan hafızasıyla arasında ilişki kurmada güçlük vardır. Özellikle nöronal düzenlemenin makroskopik seviyesinde durum böyledir. Şartlama öğrenmesiyle ilişkili olan nöronal yeniden düzenlenme bu gibi hatıraların nasıl yapılandığına işaret edebilir, ama karmaşık insan hafızası için söyleyeceği şey çok azdır. Diğer taraftan nöronlar arasında ve nöronlar içersinde meydana gelen mikroskopik değişiklikler bir çok canlı türleri arasında ve bir çok hafıza türünde benzer olabilir.
Bir görüşe göre değişmeyen sabit hafızaya aracı olan nöronal değişiklikler öğrenme işlemi sırasında başlar ama bu değişikliklerin tamamlanması zaman alır. Bu öğrenme ile hafızaya depolanma işleminin sonuna kadar devam eden nöronal değişikliklerin birleştirilmesi süresince, nöronlar içersinde birbiri ile bağlantılı bir dizi biyokimyasal ve yapısal değişmeler meydana gelir. Eğer öğrenmeyi takip eden sınırlı bir sürede uygun biyokimyasal ve fizyolojik işlemler yapılırsa bu değişiklikler engellenebilir ve amnezi ortaya çıkartılabilir. Bu sınırlı sürede hafızanın bir veya daha fazla sayıda kısa süreli depoya bağlı olduğu öne sürülmektedir. Kısa süreli depolama belki aynı nöronal ve sinaptik bölgelerdedir ama hızlı başlayan ve oldukça çabuk azalan fizyolojik süreçleri kapsar. Bazı teorilerde kısa süreli depolama süreçleri de ileride meydana gelecek olan değişiklikleri başlatan birleştirme süreçleridir ve sonuçla nöronal yapılar uzun süreli depolamaya hizmet etmek üzere tâdil edilirler. Kandel ve Schwartz'ın (1982) deniz yılanı Aplysia'daki kısa ve uzun süreli duyarlaştırma tarifi, bu tarife çok iyi uymaktadır. Kısa süreli depolama değişiklikleri nöronal dengede bölgesel artışları arttırır ve bu iki değişiklik birlikte kısa süreli hafızaya aracı olur. Eğer değişiklikler büyük miktarlarda olmaya devam ederse sonuçta uzun süreli hafızaya hizmet götüren yapısal değişikliklere sebep olurlar.
Bu birleştirme, terkip hipotezini test etme teşebbüslerinin çoğu, öğrenmeden kısa bir süre sonra çeşitli bozucu işlemler yapılarak hafızayı bozmaya dayandırılmıştır (mesela bu testler geriye yönelik deneysel amneziyi kapsar). Şiddetli sadmelerin genellikle kazadan hemen âz önce ortaya çıkan olayların unutulmasına sebep olduğu çok iyi bilinir. Deneyciler benzer amnezileri hayvanlarda yaratmaya çalışmışlardır. Bu deneylerde, birleştirme seyrinin zamanını, onu kapsayan süreçleri ve şartlı öğrenmede kısa süreli depolama süreçlerinin olup olmadığını belirlemek üzere şartlı öğrenme düzeni kullanılmıştır. Civcivler ilk deneyde kininle tadlandırılmış yiyecek tabletlerinden kaçınmayı öğrenmişlerdir. Bu eğitimden sonra araştırmacılar civcivlere şu 3 tür ajandan birini vermişlerdir: 1) nöronal elektro fizyolojik faaliyeti bozan potasyum klorid 2) nöronların kimyasal milieusunu bozan ouabain gibi sodyum pompalayan engelleyiciler, 3) nöronların yapısında ve kimyasal süreçlerin korunmasında hayatî önemi olan proteinlerin yapılmasını engelleyen protein sentezi engelleyiciler. Potasyum klorid gibi ajanlar ancak eğitimin 5. dakikası içersinde verilmişse çok çabuk gelişen bir amneziye sebep olmuştur. Sodyum pompalayan engelleyicilerin verilmesi eğitimden 10 veya 15 dk'a sonra kesilirse amneziye sebep olmuş fakat bu amnezi yaklaşık 90 dk sonra bitmiştir. Son olarak protein sentezi engelleyicileri eğitimden 30 dk sonra kesildiğinde amneziye sebep olmuş ve bu amnezi bitinceye kadar belli bir zaman almıştır. Civcivlerin şartlanmaya ait uzun süreli hafızalarının bir dizi birleştirme süreçlerine bağlı olduğu ve eğitimden sonra yaklaşık 30 dk devam ettiği bu bulgular ışığında öne sürülebilir. Öğrenme vasıtasıyla başlatılan bu değişiklikler yüksek seviyede nöral faaliyete sebep olur bu da, etkilenen nöronların içindeki ve dışındaki şarj olmuş atomların dengesini değiştirir ve protein sentezine bağlı yapısal değişikliklerle sona erer. Bunların yanısıra hafızanın daha önceleri iki kısa süreli depo tarafından tutulduğu öne sürülmektedir. Bu depolardan biri çok kısa sürede biten bir depo olup potasyum klorid faaliyetiyle ilişkilidir diğer depo ise daha gecikmelidir ve daha uzun süre içersinde sona erer ve her nasılsa sodyum pompası faaliyetine bağlıdır (bu pompa nöronların içindedir ve dışındaki kimyasal dengeyi korur).
Bu açıdan bakıldığında manzara maalesef son derece aldatıcı bir basitlik içersindedir. Memelilerde geriye dönük deneysel amnezi yaklaşımını kullanmış olan araştırmacılar bugün bu yaklaşımın uzatılmış birleştirme süreci fikrini ya desteklemediğine veya bu fikirle ilişkisi olmadığına inanmaktadırlar. Temelde bir çok problem vardır. Birincisi, birleştirmenin süresi ile ilgili tahminler, farklı deneysel görevler arasında ve hayvan türleri arasında çok büyük değişiklikler göstermekte ve bozucu ajan ile açıkça ilişkili olmamaktadır. Tahminler, saniyenin daha kısa anlarından günlere aylara hatta yıllara kadar değişmektedir, ikinci problem, bozulmadan sonra amnezi hemen anında başlayabildiği gibi haftalar sonrada başlayabilmektedir. Başlama anı değişmektedir. Üçüncüsü, hafıza kaybı hatırlatıcı işlemlerle sık sık tersine döndürülmedikçe hafıza geri gelmez. Hatırlatıcılar ancak hayvan ilgili görevi daha önce öğrenmiş ise çalışır. Bu hatırlatıcılar öğrenme situasyonundaki motivasyonel hâlin aynısının canlandırılması veya eğitim esnasında üretilmiş olan noradrenalin gibi hormonların verilmesi olabilir.
Bu sonuçlar bir çok manaya gelebilir. Birincisi uygulanan işlemler birleştirici süreçleri belki sadece kısmen bozmaktadır. İkincisi; hatıraların öğrenmeyi takip eden sürede ortaya çıkan spesifik olmayan fizyolojik faaliyet tarafından uyarılmadıkça, ancak geçici olabileceği iddia edilmektedir. Bozucu süreçlerin, 'retiküler faaliyete geçirici sistemin artan faaliyetini vasopresin, adrenalin ve adreokortikotropik hormon gibi hormonları kapsayan spesifik olmayan süreçleri bozduğuna inanılmaktadır. Eğer bu spesifik olmayan süreçler sunî olarak öğrenmeden sonraki sürede meydana getirilmişse amnezik ajanları etkisi karşı hücuma geçilebilir hatta bu etki sıfırlanabilir. Üçüncüsü; amnezik ajanlar belli birleştirici süreçler değil de geri getirme süreçlerini engelliyordur, meselâ hatıralar şekillenebilecektir fakat geri getirilebilir olamayacaktır. Birleştirici süreçler görüşüne ters düşen sonuçlar bu ihtimali desteklemekte ve öğrenme sonrasındaki ilk süre içersinde hafızanın unik zedelenebilirliğinin bir illüzyon olabileceğini öne sürmektedirler. Eğer hayvan, bozucu işleme tabi tutulmadan hemen önce öğrenme situasyonuna (veya bir cephesine) tekrar sokulursa, istenilen hatıra birkaç günlük eskililikte de olsa, iyi birleştirilmiş olsa da amnezi ortaya çıkacaktır. Bu iddia eğer doğru ise, herhangi bir yeni getirilmiş hatıra fizyolojik bozucu ile zedelenebilir ve muhtemelen de sebebi bu hatıranın geri getirilebilidiğinin azalmasıdır. Tekrar canlandırılan hatıralar vasıtasıyla bu etkiler sadece hayvanlarda tespit edilmiştir.
Hayvanlardaki geriye yönelik amnezi etkilerine dair açıklamalarda genel olarak bir anlaşma noktası yoktur. Basit hatıralar eğer birleştirilmek üzere mâkul bir süre alıyor ise de bu henüz ispat edilmemiştir. Bizim ilgili hafıza derişikliklerinin beynin neresinde ortaya çıktığı ve bunu kapsayan nöronlardaki yapısal tadilatların neler olduğuna dair bilgilere ihtiyacımız vardır. Bu bilgiler deniz yılanı Alpysia için bulunmuş olmakla birlikte vertebratelerin hepsine henüz genellenememektedir. Bununla birlikte heyecan verici gelişmelerde elde edilmektedir. Meselâ tavşanların serebellumlanndaki küçük hasarların, şartsız tepki üretimini etkilemeksizin; klasik olarak şartlandırılmış göz kırpma tepkisini öğrenmeyi ve bunun alıkoymasını engellediği bulunmuştur. Şartlanma sonrası bu serebral bölgenin incelenmesi; göreve ait depolama sistemini temsil eden sinapslardaki mikroskopik değişiklikleri daha iyi izah edebilir. Eğer böyle ise şartlanma sonrasındaki bu değişikliklerin seyir süresi planlanabilir.. Bu belgedeki basit aminoasit moleküllerinden olan GABA nörolaktarıcısınm faaliyetinin geçici olarak amneziye sebep olduğu halihazırda bilinmektedir
Vertebratelerin beyninde, hatıraların nerede depolandığını tespit etmek çok zordur, ve bu bilgi olmaksızın da hafızaya aracı olan mikroskopik değişikliklerin yapısını ve seyir süresini tanımlayabilmek mümkün değildir. Fakat yine de öğrenmenin nöral faaliyeti (muhtemelen spesifik olmayan süreçleri de kapsar) başlattığı ve nöronlar arasındaki sinaptik bağlarda yapısal değişiklikler ile sona erdiği tartışılabilir. Bu sebeple, analizin bu seviyesinde bile farklı canlı türlerindeki, farklı hafıza türleri aynı yapısal değişikliklerle ilişkiye getirilebilir. Sinaptik değişikliklere ait ihtimaller çok büyük miktarda olmakla birlikte devâsâ miktardaki malumat deposunun temelini oluşturabilir. Meselâ çoğu kortikal nöronlar komşularıyla binlerce sinaps oluşturur ve bu sinapsların bir çoğu da tâdil edilebilir.
Beyinin, depoladığı malumatı nasıl temsil ettiğini anlamak için önce bu malumatın nerede depolandığını bilmek gerekir. Yukarıda verilen cesaret verici örneklere rağmen bu konu halen belirsizlik içersindedir. Bu belirsizliğin bir kısmı Kari Lashley' in çalışmasından doğar.(Lloyd ve Maycs, 1990). Lashley, farelerin yeni kortekslerinin çeşitli kısımlarını, fareler karmaşık labirentleri çözmesini öğrendikten sonra veya önce harab etmiştir. Sonuçlarını iki kuralla özetler. Hareket hacmi kuralına göre hafıza kaybı ölçüsünü tayin eden, harab edilen bölge değil, çıkartılan kortikal doku miktarıdır. Aynı potansiyelli olma kuralına göre ise hafıza hususunda kortikal bölgeler karşılıklı değişebilir, çünkü muhtemelen bu bölgeler kendilerine has işlevlerinin yanısıra genel bir hesaplama görevini de yaparlar. Aynı potansiyelli olma kuralını destekleyen yeni araştırmalar vardır. Bunlara göre artkafa korteksinin mekân öğrenmesinde genel bir rolü olduğu kadar görmede de özel bir rolü vardır. Thompson'un lezyon çalışmaları Lashley'in düşüncelerini diğer yollardan tâdil edip genişletmesine yol açmıştır. (Lloyd ve Mayes, 1990). Thompson farklı türde şartlanma görevlerinin birbirinden ayrılabilir kortikal ve altkortikal bölgelerdeki lezyonlar vasıtasıyla bozulduğunu bulmuştur. Ama bunun yanında bütün bu spesifik hafıza sistemlerinin, talamusun, ortabeyinin ve pons'un bölümlerim kapsayan spesifik olmayan yapılarda genel bir lezyondan da etkilendikleri bulmuştur. Bu yapılar retiküler formasyonu kapsar ve muhtemelen hafıza birleşmesine (ve belki geri getirmeye) yardımcı olan spesifik olmayan süreçlere aracı olmaktadır. Eğer Thompson haklı ise farklı görevlerle ilgili hatıralar beynin farklı bölgelerinde Lashley'in inandığından çok daha belli bir yere has şekilde depolanmaktadır.
Şartlı öğrenme görevlerine ait hatıraların organizasyonu ve yeri; öğrenme esnasında ve öğrenmeyi takiben beyinde cereyan eden elektriksel faaliyet kaydedilerek de keşfedilmiştir. Olds ve arkadaşlan tek bir sinir hücresinin faaliyetini kaydetmiş ve buradan hareketle öğrenmenin; impulsların tekrar aynı yolla gönderilmesine sebep olduğunu dolayısıyla klasik şartlamayı takip ederek şartlı uyaran takdiminin evvelce bundan etkilenmemiş olan bölgeler üzerinde etkili olması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Nöronlar şartlanmanın hemen başında veya şartlı uyaranın başlangıcından hemen sonra faaliyet değişikliği gösterdiğinde Olds ve arkadaşları bu değişikliklerin hafızaya aracı oldukları sonucunu çıkarmışlardır. Bu gibi değişiklikleri, limbik sistemin, talamusun ortabeynin ve ponsun çeşitli altkortikal bölgelerinde kayıd etmişlerdir. Maalesef bu tür çalışmanın büyük ölçüde teknik ve izah problemleri vardır.
Şartlanma ile ilgili malumatın ferdî nöronların spesifik davranışlarından ziyade yaygın bir şekilde dağılmış olan nöral şebekelerin ortalama davranışlar vasıtasıyla istatiksel bir biçimde temsil edildiği iddia edilmektedir. Ama malumatla ilgili hâtıra ister deteraninistik isterse istatistiksel şekilde temsil edilsin yeni hatıraların varlığı hâlâ sinapslardaki tek başına olan değişikliklere bağlıdır. Şartlı tepkinin geri getirilmesi esnasındaki beyin faaliyetlerini kayıd ederek yukarıdaki pozisyonu destekleyen bulgular elde edilmiştir. Başarılı geri getirmenin beyinin birçok farklı bölgelerindeki farklı nöral faaliyet kalıplan ile birleştirildiği görülmektedir. Bu kalıplar şartlı uyaranın fiziksel özelliklerinden ziyade neyin geri getirilmekte olduğuna bağlı olmuştur. Bu sonuçlar oldukça karmaşıktır meselâ, geri getirme kalıplanın gösteren beynin bütün bölgelerindeki lezyonların, kritik göreve ait hafıza problemlerine Sebep olup olmayacağı şüphelidir.
Malumatın temsil edilişindeki deterministik ve istatistiksel görüşler arasındaki zıtlık belki bir hayvanın hangi hatırayı geri getirmekte olduğunu ideal bir gözlemcinin nasıl tayin edebileceği düşünülerek açıklığa kavuşturabilir. Deterministik görüşe göre gözlemci; hatırayı temsil eden faaliyeti, bir kerelik geri getirmeden sonra tek bir nöronda veya bir kaç nöronda emin bir şekilde tayin edebilecektir. İstatistiksel görüşe göre ise bu gözlemci ya birçok geri getirmeden sonra nöronun ortalama fâaliyetine bakmak zorunda olacak veya tek bir geri getirme esnasındaki binlerce nöronun faaliyet kalıplarına bakmak zorunda olacaktır. Bu görüşler birbirinden ayrıdır ama şimdiki teknoloji bunları ayırdetmeye pek muktedir değildir. Ayrıca deterministik yaklaşımla bir hafıza sisteminin inşâsını hayal etmek kolay olmakla birlikte istatistiksel bir sistemin nasıl çalışacağını görmek çok daha zordur. Doğal olarak bu beynin determinist olduğunu ispat etmez ama bu, hâlâ beynin,basit hatıraları bile nasıl temsil ettiğine dair açık bir kavramlaştırmaya sahip olmadığımıza işaret etmektedir. Öğrenme esnasında beyinde temsil edilişin nasıl kodlandığı ve sonra nasıl geri getirildiği hala büyük bir problem olarak karşımızdadır.
DUYUSAL DEPOLAR
Her an için duyularımız, çoğuna dikkat bile etmediğimiz devâsâ miktarda malumat bombardımanına tutulmaktadır. Mesela bu sayfayı okurken eğer bir iskemlede oturuyor iseniz, vücudunuzun iskemleyle temas eden kısmından muhtemelen dokunsal malumat gelmektedir, ama okuduğumu metin ilgisini çeken bir konu ise şu ana kadar bu dokunsal malumattan haberiniz yoktu. Bu gibi malumatlar hemen mi kaybolur yoksa çok kısa bir zaman zarfı için prosesleme sisteminde kalır mı? Birazdan görüleceği üzere bu malumatın hepsi değilse de çoğu, uyarılmanın hemen sonrasını takip eden bir süre için duyusal alıcılarda kalır.
Duyusal depolarla ilgili çalışmaların hemen hepsi görsel ve işitsel duyu depolan üzerinde yoğunlaşmıştır.
George Sperling, yaptığı başarılı çalışmalarda görsel (ikonik) deponun bazı özellikleri ile uğraşmıştır (Glcitman, 1981). Sperling deneklerine aşağıda da görüldüğü üzere her birinde 3 harf olmak üzere 3 sıra halinde yerleştirilmiş 9 harfi, çok kısa bir süre (50 milisaniye) göstermiştir.
Hemen ardından deneklerden harfleri hatırlamaları istenmiş, denekler yarısını hatırlayabilmiştir. Ama Sperling deneklerin söyleyebildiklerinden daha fazlasını hatırladıklarına inanmıştı. Ona göre, uyaranın görüntüden kaybolmasının hemen ardısıra denekler bu harflere dair zihinsel bir resme veya ikona sahip olmuşlardı. Ama bu ikon çok hızlı soluyordu. Bunun için denekler dizinin ancak yarısını söyleyebiliyorlardı. Hatırladıklarını söylemeye başladıklarında ikon hâlâ canlı bir halde idi, ama harfleri bir anda söyleyebilmek mümkün değildi. Denek sırasıyla harfleri söylerken, dördüncü harfe geldiğinde ikon'un geri kalanı tamamen solup kayboluyordu.
Bunu ispat etmek için Sperling kısmî bir ifade işlemi tasarladı. Deneklerine ilk sıradaki harfleri hatırlamalarım söyledi. Söylenmesi gereken harflerin bölünmesi vasıtasıyla hatırlananların ifade edilişi, ikon solmadan önce tamamlanabilirdi. Deneğin, görüntü anında uyaranın, yani hatırlayacağı dizinin, harflerine değilde hafızasına başvurmasını sağlamak için de ilgili harf dizisi, uyaran kaybolduktan sonra söylendi. Deneklere bazı sinyal tonlamalarının manaları anlatıldı.ilk dizi için yüksekten, ikincisi için orta, v.b.g. Elde edilen sonuçlara göre sinyal görsel uyaranın kaybolmasının hemen ardısıra verildiğinde hatırlama oranı yaklaşık %100 olmaktadır. Ama en küçük bir gecikme dahi hatırlamayı ciddi bir şekilde engellemiştir ve belli bir tonlama 300 milisaniye sonra verildiğinde de hatırlama oram %75 lere düşmüştür. Bir sn sonra ise her zamanki metodla elde edilen sonuçlardan farksız hale gelmiştir.
Bu sonuçlar görsel bir duyusal kaydın ancak saniyenin kesirleri dahilinde yüklü malumatlar taşıdığı fikrini desteklemektedir. Deneklerin yazılı bir sayfa gibi okuyabildikleri görsel bir imaj vardır ama bir saniye gibi kısa bir sürede bu sayfa kararıp kaybolmaktadır.
İkonik depolama ne derece kullanışlıdır? Haber (1988) bu kullanışlılık fikrine karşı çıkar, kendisine göre ikonik deponun normal algı ile ilgisi yoktur, ancak şimşeklerin çaktığı bir fırtınada okumaya çalışılırsa muhtemelen bir faydası olabilir. Bu deponun laboratuar şartlarında bir değeri olabileceğini ve ortaya çıkabileceğini ama normal şartlarda meydana gelmeyeceğini savunur. Gerçek dünyada görsel bir sabitleşme tarafından hızla maskeleneceğini dolayısıyla algıya yardımı olamayacağını iddia eder.
Haber, ikonun görsel bir uyarılmanın bitiminden yaratıldığını varsaymaktadır, halbuki görsel uyarılmanın başlangıcında yaratıldığına dikkat çeken bulgular vardır. Bu sebeple sürekli olarak değişen görsel bir dünya için bile ikonik malumatın kullanılması için bol fırsat vardır. Ikonik depo, bir laboratuar merakından çok görsel algının tamamlayıcı bir kısmıdır.
Benzer teknikler, işitme için de duyusal bir kayıdın olduğunu göstermiştir. Kullanılan işlem Sperling'in modeli üzerine kurulmuş bir modeldir. Denekler farklı kulaklıklardan anında verilen harfleri dinlemişlerdir, her bir saniyelik harf takdiminde her bir kulağa üç tane olmak üzere toplam 6 harf söylenmiştir. Her takdimden sonra deneklerden işittikleri harfleri hatırlamaları istenmiştir. Diğer deney şaründa hatırlama işlemi kısmîdir, sadece tek bir kulaklığa gelen itemleri hatırlamak zorundadırlar. Sonuçlar Sperling' in sonuçları ile aynıdır. Kısmî ifade, bütünü ifadeden daha üstün gelmiştir. Dolayısıyla tıpkı ikon gibi zihnî bir eko vardır. Tıpkı ikonda olduğu gibi ekoda hızla kaybolmaktadır.
İkon ve eko çok kısa süre içersinde kaybolmaktadır ama kaybolmadan önce neye benzemektedir? Bilim adamları bunun duyusal alıcıların temin ettiği kopyadan biraz daha ham, işlenmemiş bir duyusal malumatı temsil ettiği konusunda anlaşmaktadırlar. Bu, işlenmek üzere ilgili fabrikaya gelen ham maddenin geçireceği ilk işlem öncesinde gözden geçirilmesine benzer. Kapasitesinin çok az olmasına karşın, eko ve ikon'un depolama miktarı; üzerinde çeşitli işlemler yapacak olan kognilif sisteme izinverecek yeterliliktedir. Bu çeşitli işlemlerden biri, 'gelen duyusal malumatın özelliklerini çıkarıp modeller halinde bir araya getirmektir. Diğeri ise bu modelleri halihazırda hafızada depolanmış olanlarla mukayese etmektir. Bir ikon, "A" görsel kemini taşıyabilir ama bu iteni görsel kayıtta iken henüz bir harf olarak farkına varılamamıştır. Bu ve bundan sonraki işlemler gelen malumatın proseslenme tarzlarını oluşturur. Bu malumat proseslenişi; bizim bilgi dünyamızın sonuç olarak şekillendirdiği ham materyalleri takdim eden duyusal depoların muhtevaları ile başlar.
KISA SÜRELİ BELLEK İLE UZUN SÜRELİ BELLEK ARASINDAKİİLİŞKİ
İki tür bellek olduğuna dair bulgular:
Kısa ve uzun süreli belleğin evrelerini ele alırken, bu iki tür bellek arasında pek çok fark bulunduğunu gördük, ilk olarak, kısa süreli bellekte kodlama evresinin işitsel kod kullandığını (en azından tekrar gerektiren durumlarda), ancak uzun süreli bellekte kodlamanın anlama dayandığını gördük. ikinci olarak, kısa süreli belleğin saklama kapasitesinin 7±2 kümeyle sinirli olduğunu, buna karşın uzun süreli bellek kapasitesinin pratik açılardan sınırsız olduğunu gördük. Ve üçüncü olarak, kısa süreli bellekten geri çağırmanın az çok hatasız gerçekleştiğinin düşünüldüğünü (bilgi kısa süreli bellekteyse bulabilirsiniz), buna karşın uzun süreli bellekten geri çağırmanın hata yapmaya yatkın olduğunu ve unutmanın başlıca nedenini oluşturduğunu öğrendik. Bu nedenle, bu iki bellek deposunun üç evrede de kodlama, saklama ve geri çağırma birbirinden farklılıklar gösterdiğine dair yeterince kanıt vardır.
İki tür bellek olduğunu kanıtlayan ikinci kaynak, beyin hasarının etkileri üzerine yapılan klinik çalışmalardır. Beyin sarsıntısı ya da ciddi kafa travması geçiren kişiler, genellikle geriye etkili amnezibelirtileri gösterirler. Geriye etkili amnezi, kişinin önceki olayları hatırlamasına rağmen, hasarın hemen sonrasında olan olaylara dair belleğini yitirmesidir. Hasar, neden yakın bellek üzerinde bu derece tahribat yaratırken, önceki olaylara dair bellek üzerinde hiçbir etki yaratmamaktadır? Çünkü beyin hasan, uzun süreli belleği değil, yalnızca kısa süreli belleği etkilemektedir. Bu nedenle, geriye etkili amnezi hakkındaki klinik bulgular iki farklı bellek olduğu düşüncesini desteklemektedir.
Geriye etkili amnezi hayvanlar da da incelenmiştir. Hayvan önce bir işi örneğin, labirentte sola dönmeyi öğrenir. Daha sonra elektrokonvülsif şok verilir; bu da, beyin sarsıntısında olduğu gibi geçici bir bilinç kaybına neden olur. Daha sonra asıl öğrenmiş olduğu davranımı koruyup korumadığını görmek için labirentte test edilir. Başlangıçtaki öğrenme ile şok arasındaki süre kısaysa, öğrenilmiş davranım hâlâ kısa süreli bellekte olmalıdır. Şokun belleği silmiş olması ve hayvanın son testte az şey hatırlaması gerekir. Ancak, öğrenme ile şok arasındaki süre nispeten uzunsa, öğrenilmiş davranımın uzun süreli bellekte olması gerekir. Şok bu davranımı etkilememiş olmalıdır ve hayvanın son testte de pek çok şey hatırlaması gerekir. Çeşitli deneylerde bu sonuç örüntüsü bulunmuştur.
Klinik olarak gözlenebilen bir diğer belirli ileriye etkili amnezidir. İleriye etkili amnezi, örneğin epileptik nöbetlerden kurtulmak için ameliyat edilen hastalarda görülmektedir. Hipokampüslerinin (beynin temporal lobunun dibinde bir bölüm) bir kısmı çıkarılan bu hastalar, yeni materyali öğrenemezler. Bu hastalar, ameliyattan önce öğrenmiş oldukları beceri ve bilgilerini hatırlamakta hiçbir zorluk çekmezler, demek ki uzun süreli bellekteki bilgiyi geri çağırma yetenekleri olduğu gibi kalmıştır. Ayrıca, sürekli tekrarlayacak olurlarsa birkaç sözel maddeyi akılda tutabilirler; bu da, kısa süreli belleklerinin çalışır durumda olduğunu göstermektedir. Bu hastaların asıl problemi, yeni bilgiyi uzun süreli belleğe kodlamada ortaya çıkmaktadır. Ameliyattan birkaç ay sonra ailesi eski oturdukları evden birkaç blok öteye, aynı sokakta bir başka eve taşınan bir hasta örnek olarak verilebilir. Bir yıl sonra hasta, eski ev . adresini kusursuz bir şekilde hatırlamasına rağmen, hâlâ yeni ev adresini ne hatırlayabilmekte ne de yolunu bulabilmektedir. Sürekli kullandığı eşyaları nerede tuttuğunu hatırlayamamakta ve aynı dergiyi-içeriğinin aynı olduğunu fark etmeden defalarca okuyabilmektedir (Milner, 1966).Bu da kısa ve uzun süreli belleğin iki ayrı sistem olduğu izlenimini vermektedir.
İki bellek kuramı:
iki tür bellek olduğuna dair kanıtları göz önünde bulundurduğumuzda şu soru açığa çıkmaktadır: Bu iki bellek birbiriyle nasıl ilişkilidir? Bu konuda çeşitli kuramlar geliştirilmiştir, içerilen temel fikirleri göstermek için bu kuramlardan birini burada aktaracağız (Atkinson ve Shiffrin, 1971, 1977).
İki bellek kuramı, dikkatimizi yönelttiğimiz bilginin kısa süreli belleğe girdiğini ve burada tekrar yoluyla muhafaza edilebildiği gibi yer değiştirmeyle de kaybolabildiğini varsayar Uzun süreli belleğin tamamen sınırsız bir kapasitesi olduğu düşünülmektedir, ancak geri çağırma başarısızlığından etkilenmeye açıktır. Ayrıca, bilginin uzun süreli belleğe kodlanması için kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarılması gerekir. İki belleği ilişkilendiren kritik varsayım budur. En açık şekilde ifade edildiğinde bu varsayım, bir şeyi yalnızca önce kısa süreli bellekte işleyerek öğrenebiliriz (uzun süreli belleğe kodlayabiliriz) anlamına gelir.
Aktarma işlemleri hakkında ne söylenebilir? Bazıları uzun süreli belleğe anlamlı bağlantılar eklemede kullanılan daha önce de sözünü etmiş olduğumuz stratejileri içerebilmektedir. İki sözcüğün bir imgeyle veya bir bağ cümleyle ilişkilendirilmesi, bunların kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarılmasının iki yoludur. Tekrarlama, bir başka aktarma stratejisi olabilir,bir maddenin tekrarlanması onu yalnızca kısa süreli bellekte tutmaz, aynı zamanda uzun süreli belleğe aktarılmasını da sağlar.
Bu iki bellek kuramı, bahsettiğimiz bulguların çoğunu bir araya getirdiği gibi, ciddi bellek bozukluklarını sınıflandırmak için bir yol sağlar. İleriye etkili amnezinin kısa süreli belleğin hasar görmesinden kaynaklanabileceğini yukarıda belirtmiştik. Hipokampüsün alınmasının neden olduğu bellek bozukluklarının, kısa ve uzun süreli belleği ilişkilendiren aktarma süreçlerinin çökmesinin bir göstergesi olabileceğini görüyoruz. Ve bir de kişilerin isim, adres ve aile bağlan gibi kimlik duygusuna katkıda bulunan kişisel anılarının büyük kısmını unuttukları klasik amnezi türü vardır. Bu amnezinin uzun süreli bellekteki bir bozukluk olduğu açıktır. Üstelik, klasik amnezi kurbanlarının kaybolan anılarını yeniden hatırlayabilmeleri, bu kaybın aslında bir geri çağırma veya erişme kaybı olduğunu göstermektedir; bu da gene uzun süreli bellek bozukluğu görüşüne uymaktadır.
KISA SÜRELİ HAFIZA
Alkinson ve Slıiffrin'in modelinde kısa süreli hafıza; hem depolama mekânım hem de hafıza sistemi içersinde malumat akışını bir bütün olarak yönlendiren kontrol süreçlerini kapsar. Bu kontrol süreçleri yapı içersinde sisteme büyük ölçüde bir esneklik kazandırır, ayrıca bu süreçler duyusal depolardan kısa süreli hafıza deposuna neyin gireceğine, uzun süreli hafıza deposuna hangi itemin depolanması gerektiğine, bunun nasıl yapılması gerektiğine ve uzun süreli hafıza deposundan tâleb edilen malumatın en iyi nasıl geri getirileceğine karar verirler.
Kısa süreli hafıza, kapasitesini bütün bu süreçler arasında paylaştırmak zorundadır, bu sebeple süreçlerden biri kapasiteden daha fazla yer tâleb ettiğinde, diğerlerine ayrılan kapasite miktarı azalacaktır. Meselâ kısa süreli hafızada tekrar yoluyla 7 + 2 itemi tutmak mümkündür. Çünkü tekrarın talep ettiği kapasite miktarı azdır. Ama bu kemlerin uzun süreli hafızaya kodlanması daha yavaştır ve denek daha hızlı bir başka süreci meselâ zihinsel görüntüleme sürecini kullanmaya karar verebilir. Bu sürecin kapasitedeki talebinin fazla olduğu düşünülmektedir. Sadece bu şekilde kodlanan item kısa süreli hafızada alıkonabilmektedir. Aynı süre içersinde hem bunu yapmak hem de diğer itemleri tekrar etmek için kısa süreli hafızanın kapasitesi yetersiz kalmaktadır.
Kısa süreli hafızanın kapasitesini ölçmede kullanılan iki popüler yol vardır.1) Kapasite miktar ölçümü; bu ölçümlerde denekler kendilerine takdim edilen (işitsel, görsel) itemleri veriliş sırasına göre hatırlamak zorundadır. Deneklerin performansı güvenilir şekilde hatırlayabildikleri en fazla sayıdaki itemler ile değerlendirilir. 2) Serbest hatırlamada yeniliğin etkisi (serbest hatırlama; hatırlanacak olan malumatı herhangi bir sıra içersinde hafızadan geri getirme). Temel olarak kısa süreli hafıza kapasitesinin miktan, deneklerin sıralarını doğru şekilde hatırlayabildikleri en uzun item dizileri olarak tarif edilir. Uzun yıllardan beri kısa süreli hafızanın ister sayı, ister harf ve kelime olsun birbiri ile ilişkisiz ortalama 7 itemi muhafaza edebildiği bilinmektedir. Miller (1956) artık bir klâsik olan makalesinde kısa süreli hafıza (KSH)kapasitesinin genel olarak birimleri ne olursa olsun (sayı, harf vb) 7–2 birim süre olduğuna işaret eder. Yaklaşık olarak bir kerede, 7 malumat chunk' nın KSH' da tutulabileceği iddiasındadır. Chunk,geçmişte öğrenilenlerle, tecrübeler üzerine kurulu malumatın aşina olunan bir birimi anlamında kullanılır. Chunk'lar, çeşitli uyaran itemlerini tek bir kavramsal birim halinde kodlama yoluyla şekillendirilebilir. Dolayısıyla 4 harf 4 chunk'ı (DEİK) veya l chunk'ı (KEDİ) temsil edebilir, bu onların kelime olarak kodlanıp kodlanamayacağına bağlıdır.
Bu kapasite miktarını tayin etmede, uzun süreli hafızanın bir rolü olabileceği düşünülmektedir. Meselâ rakam dizilen seri hatırlama testi için (rakamların veriliş sırasına göre hatırlanması) verildiğinde ve ayrıca dizilerden biri birçok defalar gizlice denek tarafından tekrarlandığında, bu tekrarlanan dizilerde gösterilen başarı diğer dizilerden çok daha üstün bir seviyede olmaktadır. Bu bulgu, tekrarlanan rakam dizisine ait bazı malumatın uzun süreli hafızada depolandığı fikrini vermektedir.
Serbest hatırlamada yeniliğin etkisi; bir listedeki son birkaç kemin genellikle, ortalarda yer alan itemlerdcn çok daha iyi hatırlanması olgusuna dayanır. Item takdiminin bitişi ile hatırlama başlangıcı arasındaki 10 sn'lik bir süre için geriye sayma işlemi bu yenilik etkisini ortadan kaldırmaktadır ama esas olarak listenin diğer kelimelerini hatırlamada bir etkisi yoktur.
Kısa süreli deponun kapasitesini ölçmede karşılaşılan karmaşıklığa karşın tam manasıyla sınırlı bir kapasite olduğu konusunda bir anlaşma vardır.
Çok depolu hafıza sistemi modeline göre uzun süreli depodaki ıtemler proseslenmiş bir şekilde depolanır bu sebeple de itemler birincil olarak ses yapılarından çok, anlam yapılarına göre depolanmışlardır. Kısa süreli depodaki itemler ise tam olarak proseslenmemiş itemlerdir. Genellikle analizleri tamamlanmamış akustik (sese ait) şekiller halinde bulunurlar. Fakat bu itemler, duyusal depoda olduğu gibi işlenmemiş ham materyaller değildirler. Yarısı proseslenmiş materyallerdir. Biraz önce rehberden baktığımız bir telefon numarasını akılda tutmaya çalışırken doğal olarak bir dizi numara çevirdiğimizin farkındayızdır ama bu itemler telefon jetonunu cebimizin dibinde ararken kendi kendimize durmaksızın tekrarladığımız sesler dizisi gibi görünür. Bu görüşü doğrulayan bulgular hatırlamada benzerliğin etkisinin incelendiği araştırmalardan elde edilmiştir. Buradaki ana fikir listelerin benzer olması halinde hafızada bunların birbirine karışma eğiliminde olacağıdır. Deneklere bir kısmı birbirine ses olarak benzer (yapı, sapı, kapı gibi) diğer kısmı ise benzemeyen kelime dizilerini doğru olarak hemen hatırlama görevi verildiğinde, ses uyumu hatırlamayı oldukça kösteklemiştir ama araya süre girdiğinde hatırlama bu ses uyumundan etkilenmemiştir. Baddeley, (1966) aynı deney düzenim anlam benzerliği olan kelimelerle işlettiğinde hatırlama görevi hemen hiç bir şekilde etkilenmezken, gecikmeli (araya süre girdiği zaman) hatırlama görevinin bundan etkilendiğini göstermiştir.
Conrad '(1964) deneklerin harf dizilerini hatırladıklarında, bu uyaranlar görsel olarak takdim edilmiş olsalar dahi yapılan hataların (doğru harflerin yerine) genellikle, benzer şekilde olan harfler yerine benzer seste olan harfleri kapsadığım görmüştür. Mesela (Türkçe’ye uyarlanmış olarak) KHTBRC dizisi verildiğinde eğer B harfi yanlış hatırlanmışsa yerine genellikle onunla ses uyumlu M harfi hatırlanmıştır. (Tıpkı Murat ile Burak kelimelerinin telaffuzu esnasında ikinci kişinin bu iki ismi karıştırması gibi). Denek muhtemelen görsel materyali itemleri içinden tekrarlayarak akustik forma yeniden kodlamakta (yani çevirmekte) ve bu hali ile KSH' ya depolamaktadır (Conrad, 1964). Fakat eğer böyle oluyorsa-ortaya çıkan hataların, itemlerin ses benzerliğinden ziyade bu çevirmedeki benzerlikleri yansıtması beklenebilir. Bir başka ifade ile hatalar ses benzerliğinden çok hece benzerliğinden kaynaklanıyor olmalıdır.
Uzun süreli hafızaya henüz geçmemiş ve hâlen kısa süreli hafızada bulunan bir item olduğunu farz edelim. Bunu nasıl geri getirerek hatırlarız. Birçok psikolog bunun için herhangi bir zihnî taramaya gerek olmadığını ileri sürmüşse de yapılan araştırmalar göstermiştir ki kısa süreli hafızadan geri getirme işlemi bazı zihnî tarama ve mukayeseler sonucu olmaktadır.
Bununla ilgili bulgular Sternberg'in (1975) deneylerden elde edilmiştir. Sternberg' in yaptığı bu deneyde, deneklere kısa süreli hafızalarında geçici olarak tutmaları istenen bir rakamlar dizisi gösterilir.
Deneklerin bu malumatı kısa süreli hafızalarında muhafaza etmeleri kolaydır çünkü bu hafıza listesi 7 rakamdan daha az sayıda rakamı kapsamaktadır. Sonra hafıza listesi görüntüden çekilir ve birkaç saniye sonra bir test rakamı verilir. Denek, bu test rakamının listede olup olmadığına karar vermek durumundadır. Meselâ hafıza listesi 3 6 l rakamlarından oluşuyor ve de test itemi de 6 ise denek evet diye tepkide bulunmalı, eğer test itemi 2 ise hayır diye tepkide bulunmalıdır. Hafıza listesi test itemi verildiği an görüntüden kaldırılmış olduğundan, test itemi kısa süreli hafızada kodlanmış liste ile mukayese edilmelidir. Denekler bu görevde çok ender hata yaparlar ama, ilginç olan deneklerin kararlarını vermedeki hız süreleridir. Karar süresi test keminin başlaması ile deneğin o itemin hafıza listesinde olup olmadığına işaret eden evet veya hayır düğmesine basması arasında geçen süredir. Karar verme süresi çok hızlı olduğundan mili saniyeleri göstermede çok hassas cihazlar kullanılmalıdır. Tipik bir deneyde denekler 100 denemenin üzerinde teste tabi tutulur ve her bir denemede uzunluğu l itemden 7 iteme kadar değişen yeni hafıza listeleri verilir. Böylelikle deneyci deney sonunda karar verme süresini deneklerin kısa süreli hafızalarında aramaları gereken item sayısının bir fonksiyonu olarak inceleyebilir. Karar verme süresi doğrudan hafıza listesinin uzunluğu ile artış göstermektedir. Buna göre; kısa süreli hafızaya eklenen her yeni item, arama sürecine sabit bir süre miktarını da eklemektedir yaklaşık 40 mlsn. Doğal olarak denek bu kısa zaman aralıklarının farkında değildir ama daha açık olarak karar verme süresinin kısa süreli hafızada aranması gereken malumatın miktarı ile arttığına işaret etmektedir.
Arama süreci 3 safhadan oluşmaktadır Birinci safhada denekler test itemi olan uyaranı kısa süreli hafızada depolanmış olan diğer kemlerle mukayese edecek tarzda kodlar. İkinci safhada denek bu item kodunu seri olarak kısa süreli hafızadaki her itemle tek tek mukayese eder. Tek bir itemi kontrol etmek 40 mlsn, 2 itemi 80 mlsn v.b kadar bir süreyi kapsar. Üçüncü safhada denekler evet veya hayır düğmesine basmak sureliyle sonuçlanan tepkilerini verirler. Sonuçta karar verme süresi her bir üç safhanın tamamının bir özetidir. Birinci ve üçüncü safhalar kısa süreli hafızadaki item sayısına bağlı olmayıp 400 mlsn'lik bir süreyi kapsar. İkinci safhayı tamamlama süresi ise 40 mlsn. olup, hafıza listesinin uzunluğu ile çarpılır. Böylece karar verme süresi mlsn olarak 400+40X'e eşittir. X kısa süreli hafızadaki item sayısıdır.
Bu sonuçlar, çok geniş teorik izahların yapılmasına yol açmıştır. Bunlardan en eski ve diğerlerine oranla da en hâkim olan izah şeklini Sternberg yapmıştır. Kısa süreli hafızada arama süreci seri olarak yürütülmektedir. Hafıza listesindeki itemler ile verilen hedef item arasındaki mukayeseler her item için ayrı ayrı yürütülmektedir. Buna göre her item için yapılan mukayese aynı miktardaki süre içersinde yapıldığından tepki süresi de hafızadaki item sayısıyla birlikle lineer olarak artmaktadır.
Sternberg'in bu seri arama modeli çok sayıda araştırmacı tarafından eleştirilmiştir. Mesela Anderson (1985) beynin her 40 mlsn' de bir mukayese yapacak kadar bir sürate sahip olamayacağını öne sürer. Ayrıca, kısa süreli hafızada arama sürecinin paralel tarzda işlediği öne sürülmektedir. Buna göre denek, test itemini hafıza listesindeki bütün kemlerle eş zamanlı olarak mukayese eder ve bir eşlemeyi bulur bulmaz da evet cevabını verir, veya yaptığı mukayeselerin hiçbirinde eşleme olmazsa hayır cevabını verir. Bunun ötesinde araştırmacılara göre; paralel aramada mukayese edilecek item sayısı arttıkça karar verme süresi bu itemler arasında bölünen zaman sebebi ile artar. Sonuçta itemi test etme daha yavaş bir süratle ilerleyen bir mukayese ile sonuçlanır. Burada bir benzetme yapılacak olursa, iki odalı bir dairede bir bomba arandığını farz edelim ve elde sadece iki tane bomba uzmanı bulunmaktadır. Bombanın hangi odada olduğunu biliyorsanız, iki uzmanı da oraya yollarsınız ve çabucak bombayı tespit edersiniz. Ama bombanın hangi odada olduğunu bilmiyorsanız her bir odaya birer uzman yollarsınız. Her ikisi de ayrı ayrı odalarda paralel olarak çalışır ama bombayı bulma süresi uzar. Kısıtlı eleman sebebi ile iki odada bombanın aranması iş bölümüne, bu da iş gücünün düşmesine sebep olur.
Tıpkı bu örnekte olduğu gibi fiziksel kaynaklarımız nasıl kısıtlı ise zihnî kaynaklarımız da kısıtlı olabilir. Kısa süreli hafızadan geri getirme işleminde sabit bir kapasiteye sahip olabiliriz. Kısa süreli hafızaya bir item daha ilâve edildiğinde topyekün kapasite de eş zamanlı mukayeseler arasında bir kere daha bölünmüş olur. Bu da karar verme süresini uzatmış olur.
ÇOK DEPOLU HAFIZA MODELİNİN YETERSİZLİKLERİ
Hafı
Yorum (
yok
)
Yorum yaz!
Kalici Baglanti Modern (Sembolik) Mantık
20/10/2008 | Kategori:
Felsefe-Donem-Odevi
|Modern (Sembolik) Mantık
Mantık, geçerli çıkarımlar yapmak için kural ve ilkeler saptar. Çıkarımların geçerliliği denetlemeler aracılığıyla yapılır.
Klasik mantık geçerli çıkarımlar için kurallar koymuştur. Aristoteles, gerçeğe ulaştıran tek yöntemi tümdengelim olarak saptar.
Modern mantık, klasik mantık gibi yalnızca tümdengelimle (kıyasla) uğraşmamış, mantığın alanını genişleterek her türlü geçerli çıkarımla ilgilenmiştir.
Modern mantık önermeler mantığı ve niceleme mantığı olmak üzere başlıca iki alana ayrılır.
Önermeler Mantığı : Matematik üçgenin kenarları için a,b,c yüksekliği için h, alanı için s sembollerini kullanır ve üçgenlerin alanı için, s= ½.a.h formülüne ulaşır.
Modern mantık da, önermelerini p,q,r,s,t,v gibi sembollerle gösterir.
“Ali okula gitti.” yerine “p”; “Taş ağırdır.” yerine “q” ; “Tebeşir beyazdır.” yerine “r” gibi semboller kullanır.
Matematik, +,-,X, :, = gibi semboller kullanır. Modern mantık, bağlaçları, önerme eklemeleri denilen mantık değişmezleri ile sembolleştirir. Önermeler mantığın ana balıkları şunlardır :
Önerme Eklemleri : Önermeleri birbirine bağlayan bağlaçlar ve önermeleri olumsuzlaştıran eklere önerme eklemleri denir.
Modern mantıkta beş temel önerme eklemi vardır.
- Değilleme Eklemi (~) : Değilleme eklemi “~” sembolü ile gösterilir. İsim cümlelerinde “değil”, fiil cümlelerinde “…me”, “…ma” karşılığı olarak kullanılır.
“değil” ve “…me” , “…ma” olumsuzluk eklerinin kullanıldığı tüm cümlelerde “~” sembolü kullanılır.
“Ali okula gitti”, “p”
“Ali okula gitmedi.” , “~p”
“Taş ağırdır.”, “q”
“Taş ağır değildir.”, “~q”
Kural : Önermeler sembolleştirilirken ;
Aynı önermelerin yerine aynı sembollerin, farklı önermelerin yerine farklı sembollerin kullanılmasına,
Önermede geçen “değil”, “…me”, “…ma” gibi olumsuzluk bildiren eklerin yerine mutlaka değilleme ekinin (~) kullanılmasına dikkat edilmelidir.
- Tümel Evetleme Eklemi (Ù) : Tümel evetleme eklemi “Ù” sembolü ile gösterilir “ve” anlamı veren tüm bağlaçların karşılığında “Ù” sembolü kullanılır.
“Ali okula gitti” “p”
“Ali derse girdi” “q”
“Ali okula gitti ve derse girdi” “pÙq”
“Ali ne okula gitti ne derse girdi” “~pÙ~q”
“Ali’nin okula giiti ve derse girdiği doğru değildir.” ~(pÙ q)“
- Tikel Evetleme Eklemi (Ú) : Tikel evetleme eklemi “Ú” sembolü ile gösterilir. “Veya” anlamı veren tüm bağlaçların karşılığı olarak “Ú” sembolü kullanılır.
“Vaya”, “Yahut”, “ya da” bağlaçlarının tümünün karşılığında tikel evetleme eklemi “Ú” kullanılır.
“Ali okula gitti” “p”
“Ali maça gitti” “q”
“Ali okula gitti veya maça gitti.” “pÚq”
“Ali okula gitmedi veya maça gitmedi.” “~pÚ~q”
“Ali’nin okula gitmediği veya maça gitmediği doğru değildir.” “~(~pÚ~q)”
Koşul eklemi “Þ” sembolü ile gösterilir. “ise” anlamı veren tüm bağlaçların karşılığında “Þ” sembolü kullanılır.
“Zaman”, “ise, “…se”, “…sa”, “…ce”, “için ki”, “yeter ki” gibi koşul bildiren tüm bağlaçların karşılığında koşul eklemi ”Þ” kullanılır.
“Kar yağar”, “p”
“Hava soğuk olur” , “q”
“Kar yağarsa kava soğuk olur.” “pÞq”
- Karşılıklı Koşul Eklemi (Û) : Karşılıklı koşul eklemi ” Û” sembolü ile gösterilir. “Ancak ve ancak” anlamı veren tüm bağlaçlar karşılığında “Û” sembolü kullanılır.
“Su, normal koşullarda 100°’de ısınır.” “p”
“Su kaynar.” “q”
“Su ancak ve ancak normal koşullarda 100°’de kaynar.” , “p Û q”
Çıkarım : Verilen önermelerden zihnin sonuç çıkarmasına çıkarım denir. Çıkarımda verilen önermelere öncül, öncüllerden zihnin zorunlu olarak çıkardığı önermeye ise sonuç önermesi denir.
Çıkarımda, sonuç önermesinin başında “o halde”, “öyleyse”, “bu nedenle” ifadeleri bulunur. ”O halde” ve yerine geçen deyişlerin karşılığı olarak “” sembolü kullanılır.
Her insan ölümlüdür. (p)
Ali insandır. (q)
() Ali ölümlüdür. ( r )
çıkarımı
p,qr olarak sembolleştirilir.
Basit ve Bileşik Önermeler : Önermeler mantığında, önerme eklemi kullanılmayan önermelere basit önerme, önerme eklemleri yardımıyla kurulan önermelere bileşik önerme denir.
Basit ve bileşik önermelerle ilgili üç başlık incelenecektir :
- Ana Eklem Ana Bileşenler : Bir bileşik önermeyi oluşturan önermelere ana bileşen, ana bileşenleri birbirine bağlayan ekleme ise ana eklem denir.
- Yorumlama Amacıyla Sembolleştirme : Basit bir önerme ad ve yüklemden oluşur. Bilinen adlar, “a”,”b”,”c” gibi sembollerle, yüklemler ise “F”, “G”, “H” gibi sembollerle gösterilir.
“Tebeşir beyazdır.” Gibi bir önerme “p” olarak sembolleştirilebileceği gibi,
Tebeşir beyazdır.
a F “Fa” olarak da sembolleştirilebilir.
Yüklemin ad ile sembolleştirilmesiyle önermelerin ifade edilmesi, yorumlama amacı ile sembolleştirmedir.
- Doğruluk Çizelgeleri : İki değerli mantığın “üçüncü halin imkansızlığı” ilkesine göre, bir önerme, “doğru” (D) ya da “yanlış” (Y) iki tür doğruluk değeri alır.
Bileşik önermelerin doğruluk değerleri değilleme eklemine göre ve önerme eklemlerine göre biçimlenir ve bu tablolardan yararlanarak bileşik önermelerin doğruluk değerleri bulunur.
Denetlemeler : Bu bölümde iki denetleme türü ile denetleme kuralları incelenecektir.
- Doğruluk Çizelgeleri ile Denetlemeler : Doğruluk çizelgeleri ile denetlemelerde üç tür denetleme vardır. Bu bölümde önermelerin tutarlılık ve geçerlilik denetlemeleri ile eşdeğerliği incelenecektir.
Tutarlılık Denetlemeleri : Önermelerin tutarlılıkları, tekil önermelerin tutarlılığı ve önermelerin birlikte tutarlılığı olmak üzere iki yoldan denetlenir.
Bir Önermenin Tutarlılığı : Bir önermenin tutarlı olması için doğruluk çizelgesinde en az bir yorumunun doğru (D) olması gerekir.
Önermelerin Birlikte Tutarlılığı : Doğruluk çizelgesinde en az bir kere birlikte doğru (D) değeri alan önermeler birlikte tutarlıdır.
Geçerlilik Denetlemeleri :Geçerlilik denetlemeleri tek bir önermenin geçerliliğini ve çıkarımların geçerliliğini içerir.
Bir önermenin geçerliliği : Doğruluk çizelgesinde tüm yorumları D olan önerme geçerlidir.
Çıkarımların geçerliliği : Bir çıkarımın geçerli olması doğru öncüllerden yanlış sonucun çıkmamasıdır. Çıkarımların geçerliliği denetlenirken sonuç önermesi değillenir.
Sonuç önermesinin değillenmesi ile öncüller birlikte tutarsız ise çıkarım geçerli,
Sonuç önermesinin değillenmesi ile öncüller birlikte tutarlı ise çıkarım geçersizdir.
Önermelerin Eşdeğerliği : Doğruluk çizelgesinde bütün yorumların doğruluk değeri aynı olan önermeler eşdeğer (denk) dir.
- Çözümleyici Çizelgeleri ile Denetlemeler : Çözümleyici çizelgelerle yapılan denetlemeler beş başlık altında toplanabilir.
Bir Önermenin Tutarlılığı : Çözümleyici çizelgelerle yapılan denetlemelerde bir önermenin tutarlılığı, tümel ve tikel evetleme eklemlerinin çözümleme kurallarını içerir.
Tümel Evetleme Ekleminin Çözümleme Kuralı : Tümel evetleme eklemiyle yapılan bir bileşik önermenin tutarlılığı denetlenirken ana bileşenler alt alta yazılarak anahtar açılır. Anahtarın içinde yer alan çözülmüş önermelerin (p, ~p gibi) en az birinin bile karşıtı varsa, önerme tutarsız; hiçbirinin karşıtı yoksa, önerme tutarlıdır.
UYARI : Tutarsız önermelerin çözümleme yolunun altına yol kapalı anlamında ( X ) işareti konulur.
Tikel Evetleme Ekleminin Çözümleme Kuralı : Tikel evetleme eklemiyle yapılan bir bileşik önermenin tutarlılığı denetlenirken ana bileşen sayısı kadar çatal açılır. Her iki çatalın altına bir ana bileşen yazılır.
Her bir çatalın altındaki önermenin (bileşenin) karşıtı yoksa önerme tutarsızdır.
UYARI : Yalnızca tikel evetleme eklemi ile yapılan önermeler her koşulda tutarlıdır.
Önermelerin Birlikte Tutarlılığı : Çözümleyici çizelge ile önermelerin birlikte tutarlılığı denetlenirken tümel ve tikel evetleme eklemlerin çözümleme kuralları uygulanır.
UYARI : Ù’nin Ú ‘ye göre işlem önceliği olduğunu unutmayalım.
Bir Önermenin Geçerliliği : Bir önermenin geçerliliği çözümleyici çizelge ile denetlenirken, önce önermenin değillemesi alınır. Değillemesi tutarsız olan önerme geçerli, değillemesi tutarlı olan önerme geçersizdir.
Tüm yorumları Y olan önerme tutarsızdır.
O halde, değillemesi tutarsız olan önerme her koşulda geçerlidir.
Çıkarımların Geçerliliği : Çıkarımların geçerliliğini denetlerken, sonuç önermesini değilleyerek öncüllerle birlikte tutarlı olup olmadığını denetlediğimiz doğruluk çizelgesi ile denetlemeleri görmüştük.
Önermelerin Eşdeğerliliği : Çözümleyici çizelge ile önermelerin eşdeğerliği denetlenirken, eşdeğerliği araştıran önermeler arasına karşılıklı koşul eklemi (Û) konur.
Elde edilen önerme geçerli ise önermeler eşdeğerdir.[/quote]
LOJİSTİK (SEMBOLİK MANTIK)
Modern lojistik gibi çok geniş bir araştırma alanı hakkında kısa bir yazı içinde ancak basit bir taslaktan fazlasını verme olanağı yoktur. Bu yüzden, bu yazının birinci kesiminde lojistik ve gelişimi üzerine genel olarak sözedilecek; ikinci kesimde, en az ölçüde de olsa, lojistik yöntem hakkında okuyucunun yeterli bir izlenim edinmesine gayret edilecektir. Lojistik yönteme örnek olarak da, basit önermeler kalkülü seçilmiştir. Çünkü bu kalkül, dedüksiyon kuramının temeli olarak, öbür lojistik kalküller karşısında (yüklemler kalkülü, sınıflar kalkülü, ilişkiler kalkülü, v.b.) lojistiğin içinde taşıyıcı bir rol oynar.
1. GENEL
1. Lojistik Ne Demektir?
Conturat, Itelson ve Lalande, “lojistik” sözcüğünden, bir kalkül oluşturmaya hizmet eden her türlü mantıksal teoriyi kastederler (1904). Kalkül ise, işaretler ve kurallar hakkında geliştirilmiş olan bir sistemden hareket ederek, bu işaret ve kuralların kullanımı üzerine geliştirilmiş olan bir yapma dildir.
Bir kalkülde kurallar, sadece, bu işaretlerin grafikleştirilmiş formlarını gösterirler, onların içeriksel anlamlarını değil. Lojistikte kullanılan böyle bir yapma dil, az sayıda temel simgelerden inşa edilmiş olduğundan, “lojistik” e, Anglosakson dil çevresinde ayrıca ve yaygın olarak “sembolik mantık” da denir. Ama lojistikten sık sık “matematiksel mantık” olarak da sözedilir; çünkü mantıksal kalküllerin kurulması sırasında, matematiğin işaret dili burada bir model olarak alınır; zaten ilk mantıksal kalküllerin matematikçiler tarafından geliştirildiği görülür ve matematikçiler herşeyden önce, bu kalkülleri matematiğin mantıksal temellerini açıklamak amacıyla geliştirmişlerdir.
Lojistiğin “matematiksel mantık” adıyla kazandığı bu sonuncu görünüm B. Russell ve A.N. Whitehead”ın “Principia Mathematica” (1910-1913) adlı yapıtlarıyla birlikte standartlaşmış ve klasikleşmiştir. Ama lojistiğin bu görünümü, lojistiği, matematiğin veya matematikçilerin özel mantığı gibi görme yanılgısına sürükler. Daha sonra yaygınlaşmış olan bir başka yanılgıya göre de , lojistik, belli tarzlarda kalküller geliştirme çabası içinde, yararsız bir formel oyun ya da daha da kötüsü, canlı insan düşüncesini yayan bir mekaniğin içine hapsetme, doğal dilin zenginliğini soyut bir formalizm içinde törpüleme girişimidir. Bununla ilgili olarak, slogan haline getirilmiş bir deyimle, lojistikte “tinin atomize edilmesi” nden sözedilir.
Tüm bunlara karşılık, aslında lojistik, ancak belirli ve sınırlı amaçlar için başvurulan bir araçtır; bu araç yardımıyla, dedüktif çalışan bilimlerin başvurdukları her türlü kanıtlamalar, kesinlik, kusursuzluk ve mantıksal geçerlilik bakımlarından denetlenebilir ve ayrıca, mantıksal ilişkilerin kendilerine de, kalkül olmaksızın erişilemeyecek olan bir saydamlıkla bakma olanağı doğar. G. Frege ’ye göre (1879), kalkülün yaşayan dille olan ilişkisi, mikroskopun insan gözüyle olan ilişkisiyle karşılaştırılabilir. Kalkül ve mikroskop, daha incelikli bir araştırma yapma görevini yerine getirmek bakımından mutlaka gereklidirler. Buna karşılık göz ve yaşayan dil, optik ve mantıksal bakımdan mükemmel olmamalarına rağmen ve hatta bundan dolayı, sınırsız sayıdaki görevleri pratik yoldan ulaşılmış bir etkinlik derecesinde her zaman yerine getirebilirler. Bu açıdan bakıldığında, kalkül ve mikroskop, bu gibi görevleri yerine getirme konusunda yararsızdırlar.
Modern Mantık
Mantığı zamana uydurmak için 19. yüzyılda bir dizi girişim yapıldı (George Boyle, Ernst Schröder, Gotlob Frege, Bertrand Russell ve A. N. Whitehead). Fakat, işin içine sembollerin katılması ve birtakım çekidüzen vermeler dışında bu alanda gerçek bir değişiklik yoktur. Sözgelimi dil felsefecileri tarafından büyük sözler edildi, ama bunların pek temeli yoktu. Semantik (ki bir savın geçerliliği sorunuyla uğraşır) sentakstan (ki o da aksiyom ve öncüllerden sonuçların çıkarılabilirliği sorunuyla uğraşır) ayrıştırıldı. Bunun yeni bir şey olduğu sanıldı, oysa bu, gerçekte, eski Yunanlıların çok iyi bildiği, mantık ve retorik arasındaki eski ayrımın bir kez daha elden geçirilmesinden başka bir şey değildi. Modern mantık tümel cümleler arasındaki mantıksal ilişkilere dayanır. İlgi odağı, kıyastan farazi ve ayrık argümanlara kaymıştır. Bu pek de soluk verici yeni bir sıçrama değildir. İşe kıyaslar yerine cümlelerle (yargılarla) başlanabilir. Hegel bunu Mantık adlı eserinde yapmıştı. Bu düşüncede büyük bir devrim olmaktan çok, destedeki kartların yeniden karılmasına benzer.
Russell ve Wittgenstein tarafından geliştirilen sözde “atomik yöntem” (ki daha sonra Wittgenstein tarafından reddedilmiştir), fizikle yüzeysel ve bulanık bir analoji kurarak, dili kendi “atomlarına” ayırmaya çalıştı. Dilin temel atomunun, basit cümle olduğu varsayıldı. Ondan da bileşik cümleler çıkıyordu. Wittgenstein her bilim –fizik, biyoloji, ve hatta psikoloji– için bir “biçimsel dil” geliştirmenin hayalini kurdu. Cümleler, eski özdeşlik, çelişki ve ara durumun dışlanması yasalarına dayanan bir “gerçek testine” tâbi tutuldular. Gerçekte temel yöntem tamamen aynı kalmıştı. “Gerçek değer”, bir “ya ... ya da”, “evet ya da hayır”, “doğru ya da yanlış” sorunudur. Yeni mantık, önermeler mantığı olarak anılmaktadır. Ama gerçek şu ki, bu sistem eskiden en temel (kategorik) kıyasın ele aldığı argümanlarla bile başa çıkamamaktadır. Dağ fare doğurmuştur.
Gerçek şudur ki, “maddenin yapı taşları”nın linguistik eşdeğeri olduğu düşünülmesine rağmen, basit cümle bile gerçekte anlaşılmamıştır. En basit yargı bile, Hegel’in işaret ettiği gibi, bir çelişki barındırır. “Sezar bir insandır”, “Fido bir köpektir”, “ağaç yeşildir”, hepsi özelin evrensel olduğunu dile getirirler. Bu cümleler basit görünürler, ama gerçekte öyle değildirler. Sadece doğa ve toplumdan değil, düşünce ve dilden de tüm çelişkileri kapı dışarı etmeye azmetmiş biçimsel mantık için bu bir yasak kitaptır. Önermeler mantığı, Aristoteles tarafından İ.Ö. 4. yüzyılda geliştirilmiş aynı temel postülalardan, yani ilâve olarak çift yadsıma yasasının da eklendiği, özdeşlik yasası, çelişki (çelişmezlik) yasası ve ara durumun dışlanması yasasından hareket eder. Normal harfler yerine sembollerle ifade edilen bu postülalar şöyledir:
a) p = p
b) p = ~ p
c) p V = ~ p
d) ~ (p ~ p)
Tüm bunlar gayet güzel görünmekle beraber, kıyasın içeriğinden zerrece farklı değildirler. Dahası, sembolik mantığın kendisi de yeni bir fikir değildir. Her ne kadar hiç yayınlamamış olsa da, 1680’lerde Alman filozofu Leibniz’in verimli beyni bir sembolik mantık yaratmıştı.
Mantığa sembollerin sokulması, eninde sonunda bunların sözcük ve kavramlara çevrilmek zorunda olması gibi basit bir nedenden dolayı, bizi tek bir adım bile ileri götürmez. Bunların, bilgisayarlar ve benzeri bazı teknik işlemlerde daha güvenilir olan bir kısaltma biçimi olarak avantajları vardır, ama içerik eskisiyle tıpatıp aynıdır. Kafa karıştırıcı matematiksel semboller dizisine, tıpkı Mısır ve Babil’in rahip kastlarının, bilgilerini kendilerine saklamak için gizli sözcükler ve gizli semboller kullanmaları gibi, adeta kasıtlı olarak tasarlanmış gerçek bir Bizans jargonu eşlik eder. Tek fark, onların gerçekte, örneğin göksel cisimlerin hareketi gibi, neyin bilmeye değer olduğunu bilmeleriydi, ki bunu modern mantıkçılar için söylemek mümkün değildir.
“Monadik yüklemler”, “niceleyiciler”, “tekil değişkenler” vesaire gibi terimler, biçimsel mantığın dikkate alınması gereken bir bilim olduğu izlenimini vermek için tasarlanmıştır, zira insanların çoğu için anlaşılması çok güçtür.* Üzülerek söyleyelim ki, bir inançlar bütününün bilimsel değeri, dilinin kapalılığıyla doğru orantılı değildir. Eğer öyle olsaydı, tarihteki her dinsel mistik, hepsi bir arada, Newton, Darwin ve Einstein kadar büyük bir bilimci olurdu.
Moliere’nin Kibarlık Budalası adlı komedisinde M. Jourdain, tüm hayatı boyunca farkına varmaksızın yavan konuştuğu kendisine söylendiğinde çok şaşırır. Modern mantığın yaptığı, tüm eski kategorileri tekrarlamaktan ibarettir, ama o, hiçbir surette yeni bir şey söylenmediği gerçeğini gizlemek için, işin içine birkaç sembol ve kulağa hoş gelen terim katmaktadır. Aristoteles uzun zaman önce “monadik yüklemler”i (bir özelliği bir bireye atfeden ifadeler) kullandı. Şüphesiz Aristoteles de, M. Jourdain gibi, bilmeden, hep Monadik Yüklemleri kullanmış olduğunu keşfetmekten mutluluk duyardı. Ama bu, gerçekte yapmakta olduğu şeyde küçücük bir fark bile yaratmazdı. Yeni etiketlerin kullanılması, kavanozdaki reçelin muhtevasını değiştirmez. Aynı şekilde jargon kullanımı da, çağdışı düşünce biçimlerini daha geçerli kılmaz.
Hazin gerçek şudur ki, biçimsel mantık 20. yüzyılda kendi sınırlarına ulaşmıştır. Bilimin her yeni ilerlemesi ona yeni bir darbe indirmektedir. Tüm biçimsel değişikliklere rağmen temel yasalar aynı kalmıştır. Bir şey nettir. Son yüz yıl içinde biçimsel mantıkta, önce önermeler mantığı, sonra da alt yüklemler mantığı ile gerçekleşen gelişmeler konuyu öyle rafine bir noktaya getirmiştir ki, artık daha öte gelişme olanaksızdır. En kapsamlı biçimsel mantık sistemine ulaşmış bulunuyoruz, artık herhangi bir ekleme kesinlikle yeni hiçbir şey katmayacaktır. Biçimsel mantık söylemesi gereken her şeyi söylemiştir. Gerçeği söylemek gerekirse, o bu aşamaya ulaşalı uzun zaman olmuştur.
Son zamanlarda zemin, muhakeme noktasından sonuç türetimi noktasına kaymıştır. “Mantığın teoremleri nasıl türetilmiştir?” Bu oldukça zayıf bir zemindir. Biçimsel mantığın temeli geçmişte hep doğru kabul edilmişti. Biçimsel mantığın teorik temellerinin baştan sona bir araştırılması, kaçınılmaz olarak bunları karşıtlarına dönüştürmekle sonuçlanır. Matematikte Sezgici Ekolün kurucusu olan Arend Heyting, klasik matematikte kullanılan bazı kanıtların geçerliliğini reddetmektedir. Ancak, mantıkçıların çoğu eski biçimsel mantık yasalarına, boğulan adamın saman çöpüne yapışması gibi umutsuzca sarılmaktadır.
Öklid-dışı bir geometri olması anlamında Aristoteles-dışı bir mantık olduğuna, yani Aristocu çelişki ilkesi ve ara durumun dışlanması ilkesinin tersinin doğru olduğu ve bunlardan geçerli çıkarımlar yapıldığı bir mantık sistemine inanmıyoruz.[17]
Bugün biçimsel mantığın iki ana dalı vardır: önermeler mantığı ve yüklemler mantığı. Hepsi, “mümkün tüm dünyalarda”, her koşulda doğru olduğu varsayı*lan aksiyomlardan yola çıkar. Temel sınama hâlâ, çelişkiden arınmışlıktır. Çelişkili her şey “geçersiz” olmaya mahkûmdur. Bunun, meselâ basit bir evet-hayır işlemine ayarlanmış bilgisayarlarda bir uygulaması vardır. Ne var ki, gerçekte bu tür tüm aksiyomlar totolojidir. Bu boş biçimler hemen her tür içerikle doldurulabilirler. Bunlar mekanik ve dışsal bir biçimde her konuya uygulanırlar. Basit lineer süreçler söz konusu olduğunda, işlerini tolere edilebilir sınırlar içinde görürler. Bu önemlidir, çünkü doğa ve toplumdaki birçok süreç aslında bu biçimde işler. Ama daha karmaşık, çelişkili ve nonlineer olgulara geldiğimizde biçimsel mantığın yasaları çöker. Bu yasaların, Engels’in açıkladığı gibi, “mümkün tüm dünyalarda” geçerli evrensel hakikatler olmaktan çok uzak, uygulamada hayli sınırlı oldukları, ve bütün bir dizi durumda kendi kifayetsizliklerini çabucak ispatladıkları derhal açığa çıkar. Dahası bu durumlar 20. yüzyılın büyük bölümünde bilimin, özellikle onun en yenilikçi bölümlerinin tam da dikkatini çeken türde durumlardır.
MODERN (Sembolik) MANTIK
· Klasik mantigin sinif-üye iliskisine dayanarak olusturdugu basit önermeler ve bunlarla yapilan dogru akil yürütme sekli olan kiyas , dogru akil yürütmenin ya da düsünmenin tamamini verememektedir.Düsünme kiyas türü çikarimlarla sinirlanamaz . Basit önermelerin disinda da önermeler vardir ve bu tür önermelerle de geçerli çikarimlarda bulunulmaktadir. O halde , Aristoteles'in kurdugu geleneksel (klasik) mantik dogru olmakla birlikte düsünmenin yalnizca bir alanini vermektedir . (Daha genis bilgi için Önermeler Mantigi konusundaki okuma parçasina bakariz)
· Günlük dilin ötesinde kullanilmakta olan bazi yapma dillerde vardir.Yapma diller uzlasma yolu ile gelistirdigimiz çesitli simgelerden olusmus dillerdir.Örnegin trafik böyle bir simgesel ya da isaretsel dildir.Ayni sekilde matematik de simgesel yani sembolik bir dildir.Matematigin sembolleri sayilar ve bazi simgelerdir.Örnegin : 2+2=4 bir tür sembolik dilin ifade biçimidir.Sembolik dil , içerikten yoksun biçimsel bir ifade türüdür. Günlük dil ise içeriksel ve çok anlamlidir.Modern mantik günlük dilin çok anlamliligindan kurtulmak için önermelerini sembolik dilde ifade ederek biçimsel olarak , klasik mantiga göre , daha nesnel olmanin yaninda daha da genis kapsamlidir.
· Modern mantik da klasik mantik gibi çikarimlari konu edinir.Çikarimda , bir seylerden bir seyler çikarmaktir.Baska bir söylemele , verilen önermelerden yeni bir önerme çikarma islemidir.Mantik yalnizca geçerli çikarimlarin kaliplarini veya formlarini bulmaya ve onlari denetlemeye çalisir.O halde , mantik geçerli çikarimlarin biçimlerini ortaya koyan disiplindir. Geçerli çikarim, dogru öncüllerden kalkarak zorunlu olarak dogru bir sonuç çikarmadir . Mantik geçerli bulduktan sonra çikarimlari bulduktan sonra onlarin denetlenmesini de çesitli yöntemlerle yapar. Denetleme , çikarimlarin geçerli olup olmadiklarini gösterir.
· Modern mantik , çesitli geçerlilik denetleme yöntemleri gelistirmistir. Böylece bu denetleme yöntemleri bizi günlük dilin çok anlamliligindan arindirarak , sembolik dilik objektifligine ve tek anlamliligina götürmektedir. Ilerde görecegimiz dogruluk tablosu ve çözümleyici çizelge yöntemi yalnizca çok kullanilan denetleme yöntemlerinden ikisidir. Filozoflar// Yaşamlari Ve Savunduklari Düşünceleri
20/10/2008 | Kategori:
Felsefe-Donem-Odevi
|
(1724-1804) Felsefenin bilgi kuramı, etik, estetik, metafızik, varlık bilgisi gibi ana kollarında etkisi çağımız düşünürlerine dek ulaşan görüşlerin sahibi büyük Alman filozofu. Rene Descartes 'ın usçuluğu ile Francis Bacon ' ın deneyciliğini kendi felsefesinde özümlemesiyle felsefe tarihinde yeni bir dönemin, Aydınlanma Dönemi'nin, başlangıcı sayılmıştır.
22 Nisan 1724'te Doğu Prusya'nın liman kenti Königsberg de (bugünkü Kaliningrad, Rusya) doğan Kant , yine bu şehirde t2 Şubat 1804'te ölmüştür. Kant, dinsel inancı insanın iç dünyasıyla sınırlayarak bir ahlâk yasasına bağlanmayı ve yaşamda yalınlığı ülkü edinen koyu Protestan bir aile ortamında yetişmiş; ailesinin Lutherci Kilise'ye bu içten bağlılığı ailenin dokuz çocuğundan dördüncüsü olan fılozofun eğitimini olanakli kılmıştır. Sekiz yaşında kilise okuluna gitmeye başlayan Kant, burada Latince öğrenmiş: büyük olasılıkla Lucretius'a beslediği hayranlık da bu okul yıllarında kök salmıştır.
1740 yılında doğduğu şehir olan Königsberg'deki Albertus Üniversitesi'nin tanrı bilim fakültesine kayıt yaptıran Kant, buradaki derslere katılmış olsa da daha çok matematik ve fizikle ilgilenmiştir. Kant, ilk ciddi felsefe derslerini usçu felsefenin önde gelen adlarından Christian Wolff u iyi bilen ve Newton'un fizik konusundaki görüşlerinden haberdar olan Mastin Knutzen'den almış; babasının 1746'daki ölümü ve üniversiteye bağlı okullardan birine yaptığı iş başvurusunun olumsuz sonuçlanması nedeniyle akademik kariyer planlan kesintiye uğradıysa da Kartezyen ve Leibnizci fızik kuvvet anlayışlarını uzlaştırmaya çabaladığı Canlı Kuvvetlerin Doğru tahmin Edilmesine Yönelik Düşünceler adını taşıyan 1746 tarihli ilk yapıtını 1749'da yayımlatmayı başarmıştır.
1755'te yeniden üniversiteye dönerken Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kııramı da basıma hazırdır. Kant bu yapıtında, daha sonraları "Kant-Laplace Kuramı" olarak bilinecek olan evren kuramını biçimlendirmiştir.
Akademik unvanlarını alabilmek için yazdığı üç tezde ele aldığı konular Kant ' m bu yıllardaki görüşlerinin doğrultusunu ve ilgi alanlarım göstermesi bakımından kayda değerdir. Bu tezlerden Ateş Üzerine Birtakım Derin düşünmelerin Özlü Açıklamaları 1755) başlığını taşıyan çalışmada Kant, hem ateşin hem de ışığın tözü olan, düzenli olarak saçılan karmaşık bir madde ile cisimlerin birbirleriyle etkileşim içinde davrandıklarını ileri sürer. Kant 'ın üniversitedeki derslerinde ilk öğrettiği konular da matematik ve fızikle ilgilidir. Hiç kuşku yok ki Kant'ın bilimsel gelişmelere olan bu ilgisi hiç de amatörce bir merak değildir; izleyen yıllarda insan ırkları, rüzgarların yapısı, depremlerin nedenleri, genel gökler kuramı gibi bilimsel konular üzerine yazdığı yazılar bu durumun en açık göstergesidir.
Bu tezlerden ikincisi, Metafizik Bilginin Teme! İlkeleri'nin Yeni Bir Açıklaması, 1755), Kant' ın üniversitede "özel hoca" (Privatdozent) olarak ders açma hakkını elde etmesini sağlar. Bu yapıtında, Wolff un ellerinde bir şeyin yokluğundan ziyade varlığı için bir neden olduğu biçimine bürünen Leibnizci gecer neden ilkesini ele alır. Kant'ın bu yapıtındaki yaklaşımı eleştirel sayılabilirse 'de hâlâ Leibnizci metafıziğin varsayımlarına meydan okumaktan uzaktır.
1756 tarihli Fiziksel Monadoloji (Monadologiam physicam) ise Newtoncu düşünme yöntemleriyle dönemin Alman üniversitelerinde egemen olan düşünce biçimlerini, yani Leibniz 'in felsefesini karşılaştırır. Leibniz'in görüşlerini Almanya'da yaygınlaştıran kişilerin başında sadık ardılı Wolff ile o yıllarda geniş ölçüde ders kitabı olarak okutulan Metafizik 'in (Metaphysica, 1739) yazarı Alexander Goalieb Baumgarten gelmektedir. Kuşkusuz bu düşünürler, kendi dönemlerinde Leibniz 'in yapıtlarına günümüzde olduğu kadar kolay ve eksiksiz erişme olanağına sahip değillerdir. Bu nedenle de ortaya koydukları Leibniz yorumu aşın ölçüde usçu ve oldukça kandır. Bu dönemde Kant için Newtoncu fızik, bilimsel içeriğiyle olduğu kadar felsefece yönüyle de önemlidir.
"Özel hoca" olarak geçirdiği on beş yıl boyunca Kant 'ın öğretmen ve yazar olarak ünü sürekli artmıştır. Fiziğin ve matematiğin yanı sıra mantık, metafızik ve ahlâk felsefesi konularında da dersler veren Kant, Königsberg Üniversitesi'ndeki profesörlük başvurusu birkaç kez başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da Berlin Üniversitesi gibi başka yerlerden gelen teklifleri hep geri çevirerek, doğduğu kentten hemen hiç ayrılmayarak kendi felsefesini olgunlaştırmayı yeğlemiştir.
1760'lar da Kant giderek daha çok Leibnizciliğe karşı çıkar oldu. Açıkça Newton yandaşı olan Kant artık Leibniz, Wolff ve Baumgarten 'in düşünce çizgisine karşı yazılar kaleme alıyor; romantik Jean Jacques Rousseau' n un ahlâk felsefesine büyük hayranlık besliyordu. Bu yılların ana yapıtı, Doğal Tanrıbilim İle Ahlakın İlkelerinin Apaçıklığı Üzerine Soruşturma., 1764) felsefenin kendisine örnek olarak matematiği alması ve apaçık öncüllere yaslanarak kanıtlanmış bir doğrular zincirini kurması gerektiğini ileri süren Leibnizci ilkeyi eleştirir. Kant, matematiğin, "keyfı" tanımlardan yola çıkarak açık seçik tanımlanmış işlemler aracılığıyla ilerlediğini, somut formlarla (biçimlerle) sergilenebilecek kavramlar üzerinde yükseldiğini ileri sürer.
Oysa, bütün bunların tersine felsefe "bulanık ya da yeterince belirlenmemiş" kavramlarla işe başlamak zorundadır. Felsefe matematik gibi "sentetik" (bireşimsel) olarak ilerleyemez; felsefe çözümlemek, açıklamak zorundadır.
Kant , bilgikuramına ilişkin görüşlerinin temellerini Arı Usun Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) adlı yapıtında ortaya koyar. Olgunluk döneminin en önemli yapıtı sayılan bu kitapta Kant, işe genel olarak metafıziğin olanaklılığını ya da olanaksızlığını göstermek ve olanaklıysa metafıziğin sınırlarını ve kapsamını belirlemek üzere usu eleştiriden geçirerek başlar. Ona göre, asıl sorun, deneyimden bağımsız olarak usun ve anlama yetisinin neyi ne kadar bilebileceğidir. Bu canalıcı sorunu çözmek ise insanın anlama yetisinin deneyimlere katkıda bulunurken kullandığı temel ilkeleri keşfetmekle ve insan usunun bu ilkeleri deneyim sınırlarının ötesine geçmeye zorladığında baş gösteren metafızik yanılsamaların maskesini düşürmekle olanaklıdır. Bilginin kaynağını ve oluş umunu çözümlemek amacıyla Kant , Arı Usun Eleştirisi� nin ilk bölümünde "sentetik apriori" niteliğini taşıyan bilgiler olduğunu göstermeye girişir. Deneyimden gelen bilgilerin özelliklerini taşıması yönünden "sentetik", ancak deneyimi aşan bir kesinlik taşıması nedeniyle de "apriori" olacak bu türden bilgiler adeta deneycilerin kuşkuculuğuyla usçuların içi boş kesinliğini birleştiren bir çimento görevi görecektir.
Kitabın "Aşkınsal Estetik" başlığını adlı bölümünde Kant , kendi arı uzam ve zaman görülerimizde temellenmiş iç ve dış deneyimlerin uzamsal ve zamansal biçimlerinin (formlarının) "sentetik apriori" bilgisini taşıdığımızı göstermeyi amaçlar. Kant'a göre, uzamın ve zamanın bu apriori bilgisi için "Nesnelere baktığımızda yalnızca uzamlılık ve zamanlılık biçimlerini görürüz; kendi başlarına nesnelerin özelliklerini göremeyiz" diyen aşkınsal idealizm zorunlu koşuldur.
Arı Usun Eleştirisi 'nin "Aşkınsal Analitik'' başlığını taşıyan bölümünde ise Kant çığır bir görüş ortaya atar. Deneyimin olanaklılığının zorunlu koşulları olan algı biçimlerinin (formlarının) yanı sıra düşüncenin en temel ulamlarının da kendi başlarına insanın ürünü olduğunu savunur. Aynı yapıtın "Aşkınsal Diyalektik" adli bölümünde ise Kant geleneksel metafıziklerin, anlama yetisinin ulamlarını görü biçimlerimizin (Formlarımızın) ötesinde kalan nesneler hakkında bilgi edinmek üzere kullanılmasından kaynaklanan yanılsamalar olduğunu savunur.
Ancak, tüm bunlara dayanarak Kant' ın Arı Usun Eleştirisi 'ni bütün bütün olumsuz değerlendirmelerle bitirdiğini düşünmek yerinde bir saptama olmaz. Kant, usun kuramsal kullanımının metafizik kavrayışlar yaratmaktan uzak olsa bile deneysel araştırmaların yürütülmesi sırasında, hem doğa yasalarının yalınlığıyla hem de doğal biçimlerin çeşitliliğiyle karşımıza çıkan "düzenleyici" ilkeler sağladığını belirtir.
Kitabın son bölümlerinden "Arı Usun Kanonu"ndaysa pratik usun, erdem ile mutluluğun birleşmesiyle, özgürlük ile doğanın kavuşmasıyla en yüce iyilik idealini sunduğunu savlar.
Ahlak Metafığinin Temellendiıilmesi (Grundlegung zur Metaphysik der Sitten, 1785) ile Pratik Usun Eleştirisi (Kritik der praktischen Vernunft, 1788) adli yapıtında ise ahlâkın, ahlaklıliğın temel ilkelerini betimlemeye girişir. Kant'a göre hem doğa yasaları hem de ahlâk yasaları, insan usundan çıkar. Bu iki türden yasayla Kant, birbirleriyle uzlaşmaz iki dünyayı tanımlamış olduğunu düşünür: sürekli birbirleriyle çatışan içimizdeki özgürlük dünyası ile doğadaki zorunluluk dünyası. Bu iki dünyanın birbirinden ayrılan yönlerini sergilemek üzere harcadığı emeği Kant, hiç kuşkusuz bunlar arasında bir köprü kurmak üzere de harcamıştır. Nirekim, Yargıgücünün Eleştirisi nde (Kritik der Urteilskraft, 1790) zorunluluğun egemen olduğu doğa ile özgürlüğün ilke olduğu iç dünya arasında köprü kurmanın öneminden söz eder. Aynı bakış açısını son yapıtlarından Yetişkinlerin Çatışması 'nda (Der Streit der Fakultâten, 1798) da koruyarak, felsefenin ne yalnızca birtakım kavramların, görüşlerin bilimi ne de bilimlerin bilimi olduğunu; felsefenin insanı hem doğal haliyle olduğu gibi hem de toplum içinde olması gerektiği gibi her yönüyle ele alan bir insan bilimi olduğunu ileri sürer. Bu nedenle, usun eleştirilmesi, insanın evrendeki yerinin belirlenmesinde en önemli rolü üstlenecektir; çünkü insan tüm kavramların yaratıcısı olarak tüm yaptıklarından sorumlu tutulmalıdır.
Kuramsal felsefesinde Kant, duyarlığımızın ve anlama yetimizin biçimlerinin (Formlarının) birleşmesinden doğarak düşünsel özerkliğimizin belirtisi olacak ilkelerden kuşku duymaz; ancak insan duyarlığınınn sınırlarının ötesindeyken geçerli olan metafızik kavrayışların özerk kaynağı olarak insan usunu gösteren tüm girişimlerin birer yanılsama olduğunun altını koyultarak çizer. Kant pratik felsefesindeyse, hem değerlendirme yaparken hem de eylem karan verirken, tensel eğilimlerin baştan çıkarıcı kışkırtmalarından bağışık biçimde, insan usunun tüm edimlerin dayandığı ilkelerin özerk kaynaklı olduğunu öne sürer.
Fransız Devrimi'nin etkisiyle zamanın Alman aydınları kendilerini birdenbire siyasal sorunların içinde bulur; Kant da bundan payına düşeni alir. Kant' ın siyaset felsefesinin kilit kavramlarını onun "Bir Yaygın Kanı Üstüne: Kuramda Doğru Olabilir; Ama Bunun Eyleme bir Yararı Yok" ("Über den Gemeinspruch: Das mag in der Theorie richtig sein, taugt aber nicht für die Praxis", 1793), "Sonsuz Barışa Doğru " ("Zum ewigen Frieden", 1797) gibi yazılarında bulmak olanaklıdır. Kant'a göre baskı ancak özgürlüğün engellenmesine ya da ortadan kaldırılmasına karşı uygulandığında, dolayısıyla bireysel hak ve özgürlükler güvence alana alındığında haklıdır.
Kant 'ın gözünde hükümetler özgürlüğü korumak üzere vardırlar bireyler ise başkalarının özgürlüklerini çiğnemedikleri sürece kendi ereklerini belirleme ve gerçekleştirme hakkına sahiptirler. "Sonsuz Barışa Doğru"da ise Kant, ancak kendi çıkarlarım düşünmeyen yöneticilerin olduğu bir dünya cumhuriyetler federasyonunda savaşların sonunun gelebileceğinin umulabileceğini savlar.
Immanuel Kant 1770 yılında atandığı mantık ve metafizik profesörlüğünden 1797'de emekli olarak Doğa Bilimlerinin Metafızik Temel İlkelerinden Fiziğe Geçiş (tamamlayamayacağı bu çalişma için tutulan tüm notlar Opus Postumum adıyla 1936-1938 yıllarında basılacaktır) adını taşıyacak son büyük yapıtını bitirmeye girişir. Bu yapıtında Kant, kuvvet kavramı ile ulamsal çerçeveyi birlikte kullanarak yalnızca en genel mekanik (düzenek bilim) yasalarını türetmekle kalmayacağımızı, bunun yanı sıra maddenin ve onun kuvvetlerinin biçimlerinin en ayrıntılı dökümünü yapabileceğimizi göstermeye çalışır. Çalışmanın ilerleyen bölümlerinde aşkınsal felsefenin en yüksek noktasının, tanrı ile dünyayı "sentetik" biçimde bir ilke alünda birleştiren yer olduğunu savlar.
Kant 'ın her biri felsefece düşünmenin tarihinde iz bırakan yukarıda anılan yapıtları dışındaki diğer önemli çalışmaları arasında şunlar yer almaktadır:
Arı Usun Eleştirisi � nin (1781) yetkin bir özetini veren Gelecekte Bilim Olarak Çıkabilecek her Metafiziğe Prolegomena , 1783); Doğabiliminin Metafızik Başlangıcının Temelleri 1786); "Üç Eleştiri"sinin ardından kaleme aldığı Yalnız Usun Temelleri İçinde din.Din (Die Religion innerhalb der Grenzen der blossen Vernunft, 1793);
Francis Bacon
(1561-1626) Kimi felsefe tarihçilerinin "modern felsefe"yi çoğunluk yapıldığı üzere Descartes ’la değil de kendisiyle başlattıkları, bilimsel deneycilik düşüncesinin . öncülüğünü yapmış İngiliz fılozof ve denemeci. Locke' tan Hume'a, John Stuart Mill'den Bertrand Russell 'a uzanan İngiliz deneyciliğinin kurucusu olarak görülen Francis Bacon geniş bir yelpazeye yayılan kuramsal ve yazınsal yapıtlar üretmiştir.
Aslında Bacon bilimleri yeniden düzenlemek amacıyla font color="#336600">Instauratio Magna (Büyük Yenileme) Bacon 'ın bu tasarısı bilimlerin yeniden bölümlendirilmesini, yeni bir araştırma yöntemini, bilimsel gözlemlerin ve olguların toplanmasını, yeni yöntemin örneklerini ve bu yöntemin uygulamasından doğacak olan yeni felsefenin kendisini açıklamaktan oluşuyordu. Ne var ki Bacon bu dev çalışmanın yalnızca kimi parçalarını tamamlayabilmiştir. (Her ne kadar Bacon bu adı taşıyan bir kitabı 1620 yılında çıkarmışsa da yayımlanan kitap tasarladığı dev yapıtın yalnızca bir taslağı niteliğindeydi.) Bu parçalardan biri olan Bilimlerin Saygınlığı ve Gelişimi (De dignitate et augmentis scientiarum, 1623) adli çalışma İngilizce yazılmış ilk önemli felsefe yapıtı olan Öğrenmenin İlerleyişi ’ nin (The Advancement of Learning, 1605) gözden geçirimiş bir uyarlamasıdır. Tamamlanamayan büyük çalişmanın diğer parçalan arasında Aristotelesçiliğin egemenliğinin sona erdirilmesi gerektiğini savunan Yeni Organon (Novum Organum, 1620) ile kayda değer bir ütopya örneği olan Yeni Atlaııtis (Nova Atlantis, 1627)bulunmaktadır.
Bacon erken modern bilimin başarılarından doğan "yeni" deneyciliğin öncülüğünü yapmıştır. Yetkelere başvurulmasına ve dolayısıyla skolastisizme karşı çıkan Bacon , insanlığa gerekenin bilimsel bir pratiğe dayanan yeni bir tutum ve yöntembilgisi olduğunu düşünür. Bilgiye ulaşmanın amacı her şeyden önce insanlığın iyiliğidir. Bacon tasarladığı bu uygulamalı bilimden dogması gereken toplumsal düzeni, daha doğrusu varmayı umduğu toplum düzenini color="#336600">Yeni Atlantis adli ütopyada betimlemiştir. Doğa bilimlerinin yeniden düzenlenmesi üzerine pek çok deneme yazan Bacon in bu konudaki en önemli çalışması font Yeni Organon ' dur. Adını Aristoteles'in "mantık külliyatı"ndan (*Organon) atan Yeni Organon geleneksel bilimsel araştırma yöntemlerinden kopuşun ilk işaretlerini verir. Bu yapıt Bacon in bilimleri yeniden düzenleme girişiminin bir parçası olarak da görülebilir. İki bölümden oluşan Yeni Organon 'un birinci bölümü tümevarım yöntemine niçin gereksinim duyulduğunu temellendirirken, ikinci bölüm bu yöntemin uygulamaları üzerinde yoğunlaşır. Bacon birinci bölümde kendi zamanında yaygın olarak kabul gören Aristotelesçi a prioıi tümdengelimli yöntemi reddedip insanın anlama yetisini gözlem ve deneyde temellendirmeye girişir. Bacon 'ın önerdiği seçenek açık bir biçimde a pos teriori tümevanmlı yöntemdir. Bacon'a göre ilkin doğayı deneyler aracıliğıyla gözlemleyip verileri toplamamız, ardından ne bildiğimizi çözümlememiz ve sonunda da ulaştığımız en güvenilir doğrulara göre hareket etmemiz gerekir. Bacon doğaya ilişkin kestirimlerde bulunma ile doğayı yorumlamayı birbirinden ayırır: Kestirimlere inanmak için çok az neden bulunmaktadır; bunlar kolaylıkla ve aceleyle vapılan genellemelerdir. Yorumlar ise şeylere nüfuz etmemizi, onlara yaklaşmamızı olanaklı kılan çeşitli verilere dayanır. Yorumlar her zaman kolaylıkla kabul edilmeseler de açıkçası doğayı açıklamanın en güvenilir yöntemi olarak düşünülmelidirler, Bacon â göre bu "yeni mantık", bu yeni düşünme yolu Aristotelesçi tasımın, örnekleri basit sıralamaya dayanan tümdengelimli mantığının yerini alacaktır. Eski mantıkların, eski düşünme geleneklerinin hiçbiri de doğa yasalarının gerçek bilgisini üretecek yetkinlikte değildir.
Bacon yeni teknolojilerin keşfedilmesine götüren "deneysel denetim" ya da "denetimli deney" aracıliğıyla doğayı egemenliğimiz altına alarak ona müdahale etmemiz gerektiğini düşünmektedir. Ancak doğaya egemen olmak için önce onu iyice tanımak, hangi nedensel yasalarla nasıl işlediğini iyice bir anlamak gerekmektedir: "Bilmek, egemen olmaktır." Ne var ki nedensel yasaların bilgisine ulaşmanın önünde çok iyi bilinen engeller bulunmaktadır İnsan zihni bir- takım boş düşüncelerle, ıvır zıvır kuruntularla dolup taşmaktadır. Bacon doğayı yorumlayarak açıklamaktan çok ona ilişkin acele kestirimlerde bulunmamıza yol açan yanlış kanı ve önyargılara dayali düşünceleri "zihnin putları" (idols of ıhe mind) diye adlandırır. İnsanoğlu doğayı kendi gerçekliği içinde kavrayıp ona yönelik doğru bilgilere ulaşmak istiyorsa, ilk yapması gereken şey, insan zihnine yer etmiş bu "putlar"dan bir an önce kurtulmaktır. Bu "kuruntular"ın kökü kazınmadıkça "doğaya egemen olma" tasarısı ya da ülküsü boş bir hayalden öteye geçemez.
"Putlar kuramı' Bacon 'ın insanın dil, gelenek ve imgelem tarafından yaratılan yapıntılara körü körüne bağlanmasının zararli ve yıkıcı etkilerini betimleyen font color="#336600">Yeni Organon adli yapıtında genel bir ideoloji kuramına dönüştürülür. Bacon gerçek bilgiye ulaşma yolunda insan zihnine çeşitli sorunlar çıkaran hatalı akılyürütmelerin kaynağı olarak tanımlayıp genelde yanlış varsayımlar, yanılsamalar, önyargılar, yanliş kanılar ve eğilirrılerden oluştuğunu düşündüğü "zihnin putları'nı dört ayrı öbeğe ayırır:
"Soy putları" (idoln ısibuı) insanın doğasından kaynaklanan, insan soyuna özgü doğal ama yanılma zihinsel önyargılardır. Soy putları duyulara dayalı algıya gözü kapalı güvenme, aşın genelleştirme, hemen sonuca sıçrama ("acele genelleme yanılgısı'), görüşümüzle çelişen kanıtları görmezlikten gelme gibi eğilimleri içerir. İnsanların doğayı insanmerkezci ya da insanbiçimci bir gözle düşünmeye yatkın oluşlarıyla yakmdan bağlantılı olan bu putlar, doğayı olduğu gibi görmemizi engeller doğanın amaçlarıyla insanlığın amaçlarım birbirine karıştırmamıza yol açar.
Adını Platon'un "*mağara benzetmesi"nden alan"mağara putları" ise tek tek bireylere özgü egilimlerden oluşur. Bireyler kişisel alişkanliklarından ve dolayısıyla önyargılarından etkilenmeye yatkındırlar. Bireyler çevre, eğitim, toplumsal ilişkiler ve biraz da okumalarından edindikleri davranış kalıplarına dayanan kanılar oluşturmaya sonuna dek açıklarlar. Böyle olunca da her birey doğaya kendi küçük penceresinden baktığından doğanın bütününü ıskalar.
Bacon 'ın dile çıkmazcasına yerleştiğinden ötürü zihnin putlarının en tehlikelisi olarak gördüğü "çarşı putları' (:dolfoıi), soyut ve anlamları muğlak sözcüklerin kullanılışından kaynaklanır. Kimi sözcükler-anlamlı oldukları düşünülse de- gerçek dünyada hiçbir karşılığı olmayan, varolmayan şeyleri temsil ederken, kimi sözcükler de gerçek, varolan şeyleri adlandırmalarına karşın kafa karıştıracak ölçüde karmakarışık tanımlanıp kullanılmaktadırlar. Sonuçta, belirli bir düşünceyi aktarmak için yanliş sözcük ya da sözcükler seçilirse, sözdağarı dayanaksız temeller üzerine kurulursa, ifade edilen düşünce de yanliş olmaya yazgıli olur.
nın sonuncusu "tiyatro putları" ise eski öğretilere gönüllü kulluk etmekten, sırf yıllarca benimsendiklerinden ötürü basmakalıp kuramları olurlamaktan, her türden düşünsel yetkeye sorgusuz sualsiz boyun eğmekten oluşan önyargılar yumağıdır.
Aslında tüm bu dogmalar yıgınının sahip olduğu tek özellik ustaki sözel inşalar olmalarıdır. Oysa ki gerçek bilgi edinme süreci sözcükleri ustalıkla kullanmaya değil, doga yasalarının keşfıne dayanır. Görüldüğü üzere, Bacon zihnin tüm putlarının deneye dayanmayan düşüncelerden kaynaklandığını, zihnin ancak derinlerine işleyen kendi yarattığı putlardan kurtulduğunda doğa yasalarının deneye dayanan bilgisini araştırmak için kendisini özgür kılacağım öne sürer. Bacon 'ın başlattıgı çizgide, zihnin putlarının yerle bir edilmesi tasarısı, Nietzsche' nin Putların Alacakaranlığı nda Bacon Sokrates ve Kant 'a yönelik eleştirilerinde; Bacon Marx ve diğer toplum eleştiricilerinin toplumsal ve ekonomik yapıları gizemlerinden arındırma çabalarında; son çözümlemede insanlara gerçekte varolmayan ama insanlar üzerinde gücü olan şeylere düşkünlüklerinden kurulmalarına yardım etmede felsefece önemini korumuştur.
Bacon Yeni Organon 'un ikinci bölümünde yönteminin olguların toplanmasına yönelik bölümünü açıklamaya girişir. Bilindiği üzere Bacon Aristoteles bilimin öncelikle bir görüngünün nedeninin keşfedilmesini içerdiğini ileri sürer. 6rneğin sıcakliğın doğasını anlamak için sıcakliğın nedenlerini bulmaliyızdır. Aristoteles 'e göre bu süreç sıcaklığın dört nedeninin -biçimsel, maddesel, etkin ve ereksel- belirlenmesini içerir. Bacon , Aristoteles'in tümdengelimci tasımcılığı reddetse de bilimi nedenlerin ve özellikle de biçimsel nedenlerin keşfedilmesi olarak gördüğünden bu noktada Aristoteles'i izler. Bacon 'a göre bir şeyin biçimsel nedenleri onun fıziksel nitelikleridir. Şeyler, bu nitelikleri nedeniyle varoldukları biçimdedirler. Örneğin, sıcaklığın biçimi ("formu parçacıkların düzensiz hareketinden kaynaklanır; sacaklığın biçimini keşfederek sıcaklığın bilimsel doğasını ortaya çıkarırız. Bacon bir şeyin biçiminin bir dizi bilimsel yöntemin kuralları aracığıyla ortaya çıkarılabileceğini öne sürer. Bacon özgün tümevarımcı yöntembilgisini varlık çizelgesi (tabula praesentıae), yokluk çizelgesi (tabula absentiae derece çizelgesinden (tabula graduum) oluşan üç basamaklı bir karşılaştırılabilir örnekler çizelgesinde temellendirir.
Varlık çizelgesi benzer görüngülerin ve bu görüngülerin ortak durumlarının incelenmesini içerir. Sözgelimi, sıcaklığa ilişkin biçimleri anlamak için bütün sıcak şeyler incelenir ve hangi durumların ortak olduğu görülür. Yokluk çizelgesi, bulunmayış ya da olmayış tablosu benzer görüngülerin ortak olmayan durumlarının incelenmesini içerir. Nitekim sıcaklığı anlamak için öncelikle soğuk şeyler çizelgesini incelememiz ve yoğunluk gibi sıcaklığın oluşmasıyla ilişkisiz olan özelliklerini ayırt etmemiz gerekir. Derece çizelgesi ya da ölçütler tablosu ise bir durumu değişen derecelerde içeren görüngülerin incelenmesini içerir. Bu görüngüler her biri kendi içinde farklı dereceler alabilen birden fazla durumu da barındırabilir. Örneğin sıcaklığı anlamamız için farkli sıcaklıktaki şeyleri gözlemlememiz ve parçacıkların düzensiz hareketlerindeki değişen hızları gibi değişen derecelerde hangi durumların ortaya çıktığına dikkat etmemiz gerekir. Böylelikle, bu üç aşamali işlemden sonra, karşılaştırılabilir bir örnekler çizelgesi oluşturarak yoğunluk gibi ilişkisiz özellikleri eler ve parçacıkların düzensiz hareketleri gibi temel özellikleri tam olarak belirleriz. Bacon'a göre bu yöntem tümevarımın en doğru biçimidir. Bacon her üç çizelge için sınırsız sayıda örneği inceleyemeyeceğimizi kabul eder ve incelemeyi belirli bir noktada durdurarak örnekleri bütünüyle ele almamız gerektiğini belirtir. Bacon'ın önerdiği tümevarım yöntemi günümüzde kullanılan tümevarım yön- temiyle karşılaştırıldığında epey bir sorun barındırsa da Bacon'ın ortada bir "yöntem sorunu" olduğunu düşünüp bunu çözmeye uğraşması bile başlı başına kayda değer bir çabadır -ki bu çaba aynı zamanda "modern felsefe"nin doğumunu da muştulamaktadır. Bacon 'ın font color="#336600">Denemeleri (Essays, 1597 ise ayrı bir önem taşımaktadır. Bilim için, doğanın bilgisine ulaşmak için tasarladığı yöntemini geliştirirken insan ilişkilerini de göz ardı etmeyen Bacon, Denemeler 'de insanın davranış ve güdülerini inceleyip genellemelere varır. İçerdiği dilin güzelliğinden ve taşıdığı bilgelikten ötürü Denemeler her dönem okuyucu kitlelerini kendisine çekmiştir
THALES
Bilimsel düşüncenin göreli olarak en arınmış biçimiyle ilkin Miletli Thales’de ortaya çıktığını görüyoruz. Thales, dar anlamıyla felsefe tarihinin başında bulunan düşünürdür. Onun için Yunan felsefesi- dolayısıyla da bu felsefeye dayanan Batı kültür çevresinin felsefesi – Thales ile başlatılır. Nitekim Aristoteles de, Metafizik’indeki sözü geçen felsefe tarihi taslağında,ilk filozof olarak Thales’i ele alır.
Thales’in hayatı ve felsefesi üzerine bildiklerimiz hem az hem de pek güvenilir değil.Thebai’den İonia’ya gelmiş bir ailedenmiş. Ünlü Atinalı kanun koyucu Solon ile Lidya Kralı Kroisos’un çağdaşı.Aşağı- yukarı 625- 545 yılları arasında yaşamış olduğu sanılıyor.585 yılındaki güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiş.Mısır’da bulunduğu söyleniyorsa da, pek belli değil.Yalnız Mısırlıların geometrisinden çok şey bildiği anlaşılıyor.Aristoteles’ten öğreniyoruz ki, Thales suyu,sıvı olanı, arkhe, yani her şeyin başı, kökü, ilkesi sayıyormuş.Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer, yine suya döner.Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde, sonsuz Okeanos’ta yüzer.
Thales’in öğretisi, kolayca görülebileceği gibi, mythos ile büsbütün ilgisiz değil.Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (Okyanus)tanrılar ile insanların babasıdır.Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu damythos’un etkisini göstermektedir. Öğretisine mythos böylesine karıştığına göre, Thales’e neden “felsefenin babası” deniyor? Onu “felsefenin babası”yapan, doğu görüşünü deneylere ve bu deneyleri düşünce ile işlemeye dayatmak istemesi, buna girişmesidir.
Doğayı açıklamak için girişilen en eski denemelere – soyut olarak dile getirilmemiş olsa bile- belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir; bu da: “ Hiç’ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir (Aristoteles, bunu haklı olarak belirtiyor) Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilknedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da, kendi kendisiyle özdeş kalan, kalıcı olan bir ana maddedir,arkhe’dir. Thales’in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan su’dur.Suya anamadde (arkhe) deniyor, her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan, bu anamaddeden çıktığı için de, ondan kurulmuştur.
Toplumsal DeĞİŞme
20/10/2008 | Kategori:
Felsefe-Donem-Odevi
|
A. TOPLUMSAL DEĞİŞME
Bir toplumdaki toplumsal ilişkilerde, kurumlarda ve yapıda belirli bir durumdan ya da varlık biçiminden başka durum ya da biçime geçişe "toplumsal değişme" denir. Toplumsal değişme nedeni insanlığın bilgi ve deneyim birikiminin artması olabildiği gibi, savaşlar veya doğal felaketlerden sonra yaşanan bir yıkım da olabilir.
Her toplumsal değişme, belirli bir zaman diliminde somut, fiziksel ve kültürel bir çerçevede birtakım insanlar arasında geçer. Değişme bir süreçtir. Değişmenin yönü ilerleme olduğu gibi gerileme de olabilir.
Değişme bir durumdan daha iyi bir duruma geçiş biçiminde ise "ilerleme", birden fazla yönde olursa "gelişme" olur.
ÖRNEK :
“Endüstriyel üretimde kullanılan ilk makine, 1733 yılında John Kay'in yaptığı ve 'uçan mekik’ adını verdiği bir dokuma makinesidir. Bu makine o kadar hızlı çalışıyordu ki ipliklerini çıkrıkta büken dokumacılar iplik yetiştiremiyorlardı. Bu durum iplik bükme makinesinin icadına yol açtı.”
Bu olay, aşağıdakilerden hangisine bir örnek olamaz?
A) İhtiyaçlar icatları hızlandırır.
B) İcatlar yeni sorunlar yaratabilir.
C) Üretimde, değişik işler uyum içinde yürütülmelidir.
D) İcatların yaygınlaşması uzun zaman alır.
E) İcatlar üretimi artırabilir.
(1983/ÖSS)
Çözüm :
Paragrafta bize verilen bilgiye göre dokuma makinesi yavaş üretim sorununu çözmek için geliştirilmiş bir makinedir. Ancak bu makine o kadar hızlı çalışmaktadır ki, iplik bükümcüleri bu makinenin ihtiyacı olan ipliği o kadar hızlı yapamamaktadır. Bu sorunun çözümü içinse iplik bükme makinesi icat edilmiştir.
Görülüyor ki, icatlar sorun ortaya çıkarmıyorlar, aksine önlerine çıkan sorunları çözmeye çalışıyorlar.
Bu nedenle doğru yanıt: B’ dir.
1- Değişmeyle İlgili Temel Kavramlar
a. Evrim
Toplum yapısında meydana gelen yavaş, sürekli ve ileri dönük değişmelerdir. Evrim, toplumdaki kurum ve ilişkilerde boşluğa yol açmaz. Bir kurum ya da ilişki değişirken alternatifi de oluşur. Evrimde aşamalı bir değişim modeli vardır. Böylelikle toplumsal değişiklik büyük boyutlu krizlere neden olmaz. Örneğin: Türkiye’de modern toplumun gelişimi sanki hiç yokmuş gibi görünse de geride bıraktığımız 20 yıla baktığımızda değişim daha iyi anlaşılır.
Ancak evrimsel değişimin eski toplum yapısındaki öğeleri tam anlamıyla değiştiremediği yolunda eleştiriler de vardır.
b. Devrim (İnkılâp)
Bir toplumda birikmiş olan değişim isteğinin bir anda ortaya çıkarak varolan tüm toplumsal kurumları ve ilişki biçimlerini kökünden değişmesine neden olan toplumsal değişim biçimidir. Devrimde sıçramalı bir değişim modeli vardır. Bu şekilde eleştirilen eski yapı tümüyle değişmiş olur. Örneğin: Cumhuriyet Devrimi, Bolşevik Devrimi…
Ancak plansız bir devrim sürecinin toplumu felakete sürükleyebileceği yolunda eleştiriler de vardır.
2- Toplumsal Değişmeyi Açıklayan Yaklaşımlar
Toplumların geçirmiş oldukları değişimi açıklamak için, geçmiş tarih süreci incelenir. Ancak bu inceleme üç faklı tarih sürecinde yapılır. Bunlar:
a. Büyük Boy Kuramlar: Çok uzun tarih dönemlerini inceleyerek toplumsal değişimi açıklamaya çalışırlar. Örneğin: Ortaçağ, İlkçağ gibi çağların ya da uygarlıkların incelenmesini kapsayan araştırmalar.
b. Orta Boy Kuramlar: Yaklaşık olarak 30 – 50 yıllık bir tarih dönemini ele alarak toplumsal değişimi açıklamaya çalışırlar. Örneğin: Türkiye’de planlı ekonominin 30 yılı, Cumhuriyetin son 50 yılı gibi araştırmalar.
c. Küçük Boy Kuramlar: Çok kısa vadede meydana gelmiş toplumsal değişimleri incelerler. Örneğin: Türkiye’ye renkli televizyonun girişi, 8 yıllık zorunlu eğitime geçiş gibi araştırmalar.
3- Toplumsal Değişmeyi Etkileyen Faktörler
a. Fiziksel Çevre
Toplumun yaşadığı bölgedeki tüm yer üstü ve yer altı kaynakları ve bölgenin iklime dayalı özellikleri toplumun yaşam biçimini etkiler. Özellikle doğada meydana gelen deprem, sel, salgın hastalıklar çevre ile nüfus arasındaki dengeyi bozar, toplumsal yaşam biçimini belirler. Örneğin: 17 Ağustos Depreminin ardından Türkiye’de yerleşim birimlerine yaklaşımın değişmesi.
b. Bilim ve Teknoloji
Makineleşme, iletişim araçlarındaki gelişmeler, ulaşım olanaklarının artması, gibi faktörler insan ve toplum yaşamını büyük ölçüde değiştirebilir. Teknolojinin en önemli görevi insanın doğayı denetlemesine yardımcı olmaktır. Bu amaçla insan yaşamını kolaylaştırıcı araçlar sağlarken bu araçların kullanımı, kendisine özgü biçim ve kuralları beraberinde getirir. Örneğin: Sanayi Devrimi, matbaanın icadı…
c. Kültür
Toplumdaki bireylerin tutum ve davranışları, düşüncelerinde meydana gelen farklılaşmalar toplumsal değişmeye yol açar. Örneğin: toplumsal hoşgörünün artmasıyla birlikte Türkler ve Yunanlılar arasındaki birbirlerine düşmanca yaklaşımlarının azalması.
d. Demografi (Nüfus Hareketleri)
Nüfusun çokluğu, azlığı, yapısının nitelikleri (yaş, cinsiyet, eğitim), iç ve dış göçler, kentleşme gibi faktörler toplumsal değişmeyi etkiler. Örneğin: Türkiye’nin doğusundaki şehirlerden batısındaki şehirlere doğru olan göçler sonucunda, batıdaki şehirlerde ucuz işgücünün artması ve buradaki ticaretin gelişmesi, doğudaki şehirlerde işgücü yetersizliği nedeniyle ekonomik durgunluğun başlaması.
e. Ekonomi
İnsanlar arasındaki ilişki biçimlerini belirleyen önemli faktörlerden birisi de ekonomidir. Gerek ülke içerisinde, gerekse de ülke dışında gelişen ekonomik değişimler, bu değişimlerin etki ettiği toplumlardaki yapı ve kurumları da değiştirir. Örneğin: II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kıtlık sırasında Türkiye’de gıda maddelerinin ancak karne ile temin edilmesi.
ÖRNEK :
Üretimde otomasyon ve uzmanlaşmanın yaygınlaşması, farklı niteliklere sahip olan bir işgücü ihtiyacını doğurmuştur. Bu da eğitimde bir işe veya mesleğe hazırlayıcı faaliyetlerin yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Bu durum, toplumsal kurumların değişmesiyle ilgili aşağıdaki yargılardan hangisine örnek olabilir?
A) Toplumsal kurumların hızla değişmesi bunalımlara yol açar.
B) Yerleşik toplumsal kurumlar diğerlerinden daha yavaş değişir.
C) Toplumsal kurumlardan birindeki değişme, diğerlerini de değişmeye zorlar.
D) Toplumsal kurumların değişmesinde kendi iç dinamikleri önemli bir rol oynar.
E) Değişme süreci içindeki bir kurumun bazı işlevlerini diğer toplumsal kurumlar üstlenir.
(1986/ÖSS)
Çözüm :
Her toplumsal kurum belli bir dönem aktivitesini sürdürür. Ayrıca toplumun doğası gereği her kurum birbiriyle etkileşim halindedir.
Böylesi bir ortamda kurumlardan herhangi birisinin geçireceği değişim diğer tüm kurumları da etkiler. Fakat diğer kurumlardaki değişim, ilk değişen kurumla en yoğun ilişki kuran diğer kurumlara sıçrar.
Paragrafın bize anlatmaya çalıştığı bilgi; herhangi bir toplumsal kurumdaki değişim, diğerlerini de zorlar.
Bu nedenle yanıt: C’ dir.
4- Toplumsal Değişme Tipleri
a. Serbest Toplumsal Değişmeler
Kültürler arası etkileşimde, kültürlerin herhangi bir baskı olmaksızın birbirlerini etkilemesidir. Ekonomik, kültürel vb. alanlarda toplumlar arasında yapılan anlaşmalar, alışverişler buna iyi bir örnektir.
b. Müdahale Yoluyla Toplumsal Değişmeler
Topluma belirli bir etki mekanizması tarafından yön vermek suretiyle yapılan değişimlerdir. Planlanmış bir çerçeve içerisinde olur. İki biçimde yapılmaktadır. Bunlar:
• Demokratik Planlı Değişme: Toplumsal değişme sürecine akılcı yoldan yön verilir. Eğitim araç olarak kullanılır. Kitle iletişim araçlarından yararlanılır. Bireylerde istenilen yönde bilgi, davranış değişikliğine yol açabilir.
• Baskı Yoluyla Değiştirme: Davranış ve bilgi değişikliği zorla oluşturulur. Özgürlükler kısıtlanır. Sonrasında, toplumda içe dönük insan sayısı artar. Kişilikli, kendine güvenen insan sayısı azalır.
Toplumsal Gelişmeyi Kolaylaştıran Faktörler:
• Toplumun kanı ve inançlarıyla çatışmayan, onlarla uyumlu yeni öğeler toplumda hızlı benimsenir.
• Ekonomik yönden kalkınmış, yapısal sorunlarını çözümlemiş toplumlarda değişme daha çabuk olur.
• Başka toplumlarla kurulacak sıkı ve sürekli ilişkiler topluma farklı düşüncelerin girmesini sağlayacağı için değişimi hızlandırır.
• Bir toplumda çocuklar gençlere, gençler de yaşlılara oranla değişmeyi daha çabuk benimserler.
• Savaş, güç, işgal gibi dış etmenlerin yoğun olması.
Toplumsal Gelişmenin Meydana Getirdiği Sorunlar:
Toplumlar canlı birer organizma gibi sürekli değişirler. Ancak yaşadıkları değişme hızı toplumdan topluma değişiklik gösterir. Geleneksel toplumlar daha yavaş, endüstriyel toplumlar daha hızlı bir değişebilir. Değişmeyen hiçbir toplum yoktur. Değişme bazı toplumsal sorunlara çözüm getirirken, bazen de birtakım sorunları beraberinde getirir. Hızlı değişmelerde ancak toplumun tüm öğelerinde bir uyum varsa sorunsuz bir değişim söz konusudur.
Toplumsal kurumlar, gelenekler, örfler ve hatta bireyler değişen bir toplumda, değişmelere direnç gösterebilirler. Sonuçta kurumların işleyememesi, kültürel değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılamaması, bireylerden beklenen rollerin yerine getirilmemesi, kurallara uymama gibi sorunlar ortaya çıkar. Böylece toplumsal değişme süreci, hem toplumun varlığını koruma, hem de bu varlığı tehlikeye düşürme yönünde etkiler yapabilmektedir. Ancak değişmenin kaçınılmaz, sürekli ve gerekli bir süreç olduğu da bilinmelidir.
Sanayi Öncesi Toplumlarda Sanayileşme İle Meydana Gelen Önemli Bazı Değişmeler:
• Tüketim için üretimin yerini, pazar için üretim alır.
• Ticaretle, küçük işletmelerin yerini büyük işletmeler alır.
• El zanaatları giderek yok olurken yerini büyük çapta üretim yapan makinelere dayalı üretim alır.
• Ulaşım ve iletişim olanakları gelişir.
• Kırsal kesimden kentlere hızlı göç yaşanır.
• Dinsel eğitimin yerini laik eğitim alır.
• Baskıcı siyasal yapılar, demokratik yapıya dönüşür.
• Aile yapısı ataerkil aileden, yoğun olarak çekirdek aileye dönüşür.
• Yüz yüze birincil ilişkilerin yerini ikincil ilişkiler alır.
• Uluslararası ekonomik ve kültürel ilişkiler artar.
ÖRNEK :
Toplumsal öğelerin değişme hızları birbirinden farklıdır. Bu yüzden belli bir zaman aralığında, bazı toplumsal öğeler hızla değişerek farklılaşırken bazı öğelerde çok az değişiklik görülür.
Bir toplumda gözlenebilecek aşağıdaki durumlarda hangisi bu görüşle açıklanabilir?
A) Geleneksel ve çağdaş özelliklerin bir arada bulunması
B) Toplumsal değişimin kararlı ve sürekli olması
C) Toplumda olup bitene karşı duyarlığın artması
D) Kişisel ve yüz yüze ilişkilerin yaygınlaşması
E) Bazı toplumsal kurumların birden çok işlevi yerine getirmesi
(1990/ÖSS)
Çözüm :
Toplumsal yapı insan eylemleriyle şekillendiği için, oldukça dinamik bir durumdadır. Toplumsal yapıyı meydana getiren birçok öğe içerisinde insan yaşamıyla en çok iç içe olan öğe en hızlı değişen öğe olarak karşımıza çıkarken, güncel yaşamdan uzak olan öğeler daha yavaş değişmektedirler. Toplumsal öğelerin birbirlerinden farklı değişim hızlarına sahip olduğu durumlarda, herhangi bir öğe değişimini tamamlamışken bir diğeri henüz değişiminin başında olabilmektedir. Bundan dolayı aynı anda toplumda hem yeni öğelerin hem de eski öğelerin varlığını görebilmekteyiz.
TOPLUMSAL YAPI ve TOPLUMSAL İLİŞKİLER
20/10/2008 | Kategori:
Felsefe-Donem-Odevi
|
1- Toplumsal Yapı
Toplum belli bir coğrafyada bir araya gelmiş insanların tamamıdır. Bütün bu insanlar kendi aralarında değişik ilişki biçimleri geliştirirler. İşte toplumsal yapı, bir toplumdaki bireylerin, grupların, kurumların kendi aralarında düzenlenmiş toplumsal ilişkilerinin bir bütünüdür. Toplumu oluşturan parçalar insan yaşamının ürünü oldukları için çok çeşitlidir. Dolayısıyla toplumsal yapı, toplumun hem maddi hem de manevi yönünü içine alan bir kavramdır. Toplumsal yapı ikiye ayrılır:
a. Maddi Yapı (Fiziki Yapı): Toplumun yaşamış olduğu mekanın ve bu mekandaki yerleşiminin şeklini ve çevresini anlatır. Nüfusun yerleşim biçimi, dağılımı, köy-kent yapılanması…
b. Manevi Yapı (Kültürel Yapı): Bir toplumun insanları arasındaki sosyal ilişkiler ağını anlatır. İnsanlar arasındaki ilişkiler sonucunda ortaya çıkan ilkeler ve anlamlar manevi yapıyı oluşturur. Sosyal ilişkiler, statüler, roller, değerler…
Toplumsal Yapının Özellikleri:
• Toplumsal yapı her toplumun kendisine özgüdür ve toplumdan topluma değişir.
• Toplumsal yapıdaki değişmeler birbirini etkiler.
• Toplumsal yapı aynı toplumda zaman içinde değişime uğrar.
• Her toplumsal yapının sahip olduğu özellikler kendine özgüdür.
ÖRNEK :
Toplumsal yapıda yer alan kurumlardan birindeki değişme, bu kurumla diğer kurumlar arasındaki uyumu bozar. Bu uyumsuzluk diğer kurumların değişmeye ayak uydurmasıyla giderilir. Böylelikle toplumsal yapıda sağlanan uyum, kurumlardan birinin değişmesiyle tekrar bozulur ve benzer süreçten geçirilerek yeniden sağlanır. Bu durum zaman içinde böylece sürer gider.
Bu açıklamada, toplumsal yapının hangi özelliği üzerinde durulmaktadır?
A) Bir kurumdaki değişmenin, başka kurumlarca engellenmesi
B) Bazı temel niteliklerinin değişmeye kapalı olması
C) Toplum geliştikçe değişme hızının azalması
D) Değişmeyi, sürekli olarak yeni kurumun başlatması
E) Dengeyi sağlamaya yönelik bir iç dinamiğe sahip olması
(1992/ÖYS)
Çözüm :
Toplumlar, hareketli birer organizma gibidirler. Öncelikle çevresel etkenlere uyum sağlamaya çalışırlar, sonrasında ise toplum içi unsurların olası hareketliliklerine uyum sağlamak için değişimler gösterirler.
Paragrafta, toplum içindeki değişimlerin birbirini nasıl tetiklediğinden bahsedilmektedir. Ancak bunu değişim zincirini ilk olarak başlatan yapının devamlı suretle “yeni olan toplumsal yapılar” olduğuna değinilmiyor. Bunun yanında paragrafta anlatılan değişim süreçleri “farklı hızlarda ilerlemiyor”. Ayrıca değişimin bu kadar açık anlatıldığı bir paragraftan sonra “değişimin engellenmesinden” bahsedemeyiz. Ancak, bu değişim zincirinin aslında değişime uğrayan bir yapıya uyum sağlamak için başka yapıların da değişimiyle gerçekleştiği vurgulanıyor. Yani amaç, “iç dinamiğe karşı, dengenin sağlanmasıdır”.
Bu nedenlerden doğru yanıt: E’ dir.
2- Toplumsal İlişkiler
Bir toplumdaki insanların kendilerini anlatmak, başkalarını anlamak, gereksinimlerini gidermek, karşılıklı yardımlaşmak ve anlaşmak üzere giriştikleri her türlü yaklaşma ve uzaklaşmalara toplumsal ilişki denir.
Max Weber'e göre toplumsal ilişkilerin özellikleri şunlardır:
• Toplumsal ilişki, en az iki kişi arasında olmalı.
• Belirli bir zaman dilimi içinde yaşanmalı.
• İlişki içerisindeki bireyler birbirinden haberdar olmalı.
• Bireyler birbirlerini etkilemeli.
• Yaşanan ilişki bireyler arasında aynı anlama gelmeli.
3- Toplumsal İlişki Çeşitleri
Toplumsal ilişkiler ilişkinin süresi ve ilişkide bireyler arası yakınlık derecesine göre iki farklı ölçüte göre sınıflandırılırlar:
A. İnsanlar Arası Samimiyet Derecesine Göre:
a. Birincil ilişkiler : İnsanlar arasında yüz yüze ve sıcak bir ilişki vardır. “Biz” duygusunun egemen olduğu bu ilişkide ağırlıkta olan bir kişisel çıkara rastlanmaz. İlişkideki insanlar benliklerinin bütünü ile ilişkiye katılırlar. Yazılı kurallara dayanmayan, daha çok duygu ve samimiyetin geçerli olduğu ilişkilerdir. Örneğin: Aile fertleri, komşular ve yakın arkadaşlar arasındaki ilişki.
b. İkincil ilişkiler : İnsanlar arasındaki resmi kurallara dayanan ve genelde yazılı kurallarla çerçevesi sınırlandırılmış olan ilişkilerdir. Bu ilişkide “ben” duygusu hakim durumdadır. İlişkideki insanlar yüzeysel ve kısmi olarak ilişkiye katılırlar. Çok geniş bir insan katılımı vardır. Örneğin: Askerde komutan ile er, bir resmi kurumda amir ile memur ilişkisi.
ÖRNEK :
Aile, komşuluk, mahalle arkadaşlığı gibi gruplarda görülen ilişkilere birincil ilişkiler denir.
Buna göre, aşağıdakilerden hangisi birincil ilişkilerin özelliklerinden bir değildir?
A) Küçük gruplarda yer alması
B) Yazılı kurallara bağlı olması
C) Duygusal ilişkilerin yoğunluk kazanması
D) Bireyler arası etkileşimin güçlü olması
E) İlişkilerin uzun süreli olması
(1985/ÖSS)
Çözüm :
Birincil ilişkiler, insanlar arasında samimi bir ilişkinin olduğu, “biz” duygusunun egemen olduğu, duygusal temele sahip ve yazılı kurallara bağlı olmayan ilişkilerdir.
Yazılı kurallar, gruptaki insan sayısının artmasından sonra, insanlar arasında ortaya çıkan güvensizliğe karşı önlem olarak konmuş kurallardır. Ancak birincil ilişkinin var olduğu gruplar, küçük gruplardır. Bu nedenle insanlar, yüz yüze ve samimi ilişkiler kurabilirler. Bunun doğal sonucu olarak da, yazılı kurallara ihtiyaç duymazlar.
Bundan dolayı doğru cevap: B’ dir.
ÖRNEK :
“Durkheim’e göre, bir toplumda nüfus arttıkça yaşamak için verilen mücadele de şiddetlenmektedir. Toplumsal farklılaşma, nüfus artışının getirdiği sonuçlara barışçıl bir çözümdür. Bu yolla aynı işlerdeki yarışma ortadan kalkar; bireyler başka başka meslekler edinerek farklı görevleri yerine getirirler. Böylece her birey ayrı ayrı çalışarak diğer bireylerin hayatına katkıda bulunur.”
Bu paragraf, aşağıdakilerden hangisine ilişkin bir açıklamayı içermektedir?
A) Organik dayanışmanın ortaya çıkışına
B) Mekanik dayanışma ile toplumsal bilinç arasındaki ilişkiye
C) Kolektif mülkiyetin bireysel mülkiyete dönüşmesine
D) Toplumsal bilinç ile bireysel bilinç arasındaki farka
E) Toplumun sürekliliği ile toplumsal bilinç arasındaki ilişkiye
(1983/ÖYS)
Çözüm :
Durkheim’e göre insanlar, oluşturdukları gruplarda kişi sayısına göre yaşam biçimi geliştirmektedir. Bunun sebebi ise, bir arada yaşayan insan sayısı arttıkça, kaynak kullanımı sorunun ortaya çıkmasıdır. Bu ise, paylaşım ve değişim ilişkilerini karmaşıklaştırmaktadır. Bu nedenle bizler, aile içerisindeki ilişkinin benzerini toplumun kendisinde görememekteyiz. Toplumlar da kendilerini oluşturan kişi sayısına göre yaşam biçimi geliştirmişlerdir. Örneğin: Kişi sayısı az iken daha samimi ve sözlü kurallara dayalı dayanışmanın olduğu mekanik ilişkileri; kişi sayısının arttığı durumlarda ise, yüzeysel ve yazılı kurallarla belirlenmiş işbölümünün olduğu organik ilişkiler bulunmaktadır.
Paragrafta insanların kendi işlerini yaptıkları, uzmanlaşmış bir toplum yaşamı anlatılmaktadır. Buna göre “işbölümü” anlayışı gelişmiştir. Çünkü üretimde herkesin kendince yapabildiği bir iş vardır ve ortak çalışma bir ürünü ortaya çıkarmaktadır. Böylece aslında “organik toplumun ortaya çıkışının” anlatıldığını görmekteyiz.
Bu nedenle yanıt: A’ dır.
B. İlişkinin Süresine Göre:
a. Tesadüfi ilişkiler : Belli bir ihtiyacı gidermek için karşı karşıya gelmiş insanların kısa süreli sosyal ilişkileridir. Örneğin:Taksi şoförü ve yolcusu arasındaki ilişki.
b. Periyodik ilişkiler : Önceden planlanmış bir program dahilinde belirli zamanlarda gerçekleşen seyrek, fakat düzenli ilişkilerdir. Örneğin: Haftanın belirli günlerinde ders için bir araya gelen öğretmen ve öğrencilerinin ilişkisi.
c. Sürekli ilişkiler : İnsanların birbirleriyle gerçekleştirdikleri çok uzun süreli olarak devam eden ilişkilerdir. Örneğin: Aile içinde ve yakın arkadaşlarla kurulan ilişkiler.
4- Toplumsal İlişki ile İlgili Temel Kavramlar
a. Toplumsal Statü ve Roller
Statü :
Bir toplum içinde yaşayan bireyin, o toplumdaki yerini, konumunu ve mevkisini belirleyen özelliklerine toplumsal “statü” denir. Statüler ikiye ayrılırlar:
a. Verilmiş Statüler : Bireyin kazanmak için herhangi bir çaba sarf etmediği, doğuştan kendisinde varolan statülerdir. Örneğin: cinsiyet, ırk, zengin ya da yoksul bir ailenin çocuğu olmak gibi.
b. Kazanılmış Statüler : Bireyin doğuştan sahip olmadığı, kendi çaba ve gayretiyle sonradan elde ettiği statülerdir. Örneğin: öğretmen, öğrenci, zengin ya da yoksul olmak gibi.
Statülerin Özellikleri:
• Bazı statüler doğuştan vardır, bazıları ise sonradan kazanılır.
• Aynı anda birden çok statüye sahip olunabilir.
• Bireylerin sahip oldukları statülerin sayısı zamanla artar.
• Her statü kendisine özgü bazı kurallara bağlıdır.
• Statüler arasında karşılıklı ilişki vardır.
• Statüler toplumdan topluma değişebilir.
• Statülerin kaynağı toplumdur.
Anahtar (Kilit) Statü :
Bireyin sahip olduğu statüler arasında bulunduğu toplumda en etkin olanına "anahtar" statü denir. Anahtar statü, bireyin toplumdaki temel görevlerini ve kimliğini belirler. Örneğin: çalışan bir bayan için "annelik" anahtar statü olabilir.
Toplumsal Rol :
Her statünün kendisine özgü olarak bireye yüklediği bazı görevler vardır. Toplum bireyin bu görevleri yerine getirmesini beklemektedir. Bireyin statüsüne uygun davranışlarına "rol" denir. Roller, "ideal rol" ve "gerçek rol" olarak ikiye ayrılır. Bir statüden toplumun beklentilerine (olması istediklerine) “ideal rol”, o statüdeki kişinin gerçekleştirebildiklerine de (statüsüne uygun olarak elinden gelenlere) “gerçek rol” denir.
Rollerin Özellikleri:
• Roller, statünün değişken ve hareketli yönüdür.
• Her statünün rolü ait olunan toplum tarafından belirlenir.
• Roller statüye sahip bireyin tutum ve davranışları üzerinde etkilidir.
• Toplumsal yapılara göre farklılaşabilir.
• Bireyin statüsüne uygun biçimde yaptığı gerçek rol, toplumun beklentilerine uygunsa beğenilir, uygun değilse kınanır.
• Bir statünün rolü zamanla değişebilir.
Rol Çatışması ve Rol Pekişmesi :
Birey bir toplumda aynı anda birçok statüye sahiptir ve aynı anda bu statülerin gerektirdiği rolleri yerine getirmek zorundadır. Bireyin rollerinden bir tanesinin, başka bir rolün gerektiği gibi davranmasını güçleştirmesine "rol çatışması" denir. Örneğin: bir okul müdürünün evinde de çocuklarıyla resmi bir ilişki kurarak “baba” rolünün gereklerini yerine getirememesi.
Bir rolün, bireyin diğer rolünü yerine getirmesini kolaylaştırmasına da "rol pekiştirmesi" denir. Örneğin: anaokulu öğretmeni olan bir annenin, çocuklarını eğitirken bu bilgisini kullanması.
Toplumsal Prestij :
Toplumsal prestij (saygınlık), bireyin sahip olduğu statülerle ilgilidir. Birey, statüsünün kendisine yüklemiş olduğu rolü ne kadar başarılı uygularsa, yani gerçek rolü, ideal rolü ile ne kadar örtüşürse toplumun önünde o kadar beğeni kazanır. Bireyin zeka, ahlâk, yetenek ve yaratıcılık yönü saygınlığın kazanılmasında etkilidir. Saygınlık, birey tarafından kazanılıp kaybedilebilir.
b. Toplumsal Kontrol Mekanizması
Bir toplumda düzenin bozulmaması ve top-lumsal birlik ve beraberliğin sağlanması için insanlar üzerinde etkili denetim görevi yapmaya "toplumsal kontrol" denir. Toplumsal kontrolün amacı gerek insanlar gerekse kurumlar arası denetimi düzenleyerek toplumun düzenini devam ettirmektir. Toplumsal kontrolün olmadığı yerde toplumun devamından söz edilemez.
Toplumsal Kontrolü Sağlayan Faktörler:
I. Yazılı (Resmi) Normlar:
Hukuk Kuralları: Toplum içerisindeki bireylerin birbirleriyle ve devletle olan ilişkisinde haklarını ve yükümlülüklerini düzenleyen ve devlet gücüyle desteklenen sosyal kurallar bütünüdür. Hukuk kuralları yazılı ve devletin güvencesi altındadır. Kurallara uymayanlar devlet tarafından cezalandırılır. Bu kurallar genel olarak insanların hepsini kapsayacağı gibi, etnik bir topluma da özgü olabilir. Etnik bir toplumda hukuk kurallarının etkin olması için uygulanacak kuralların, toplumun inancıyla ve töreleriyle aynı paralellikte olması gerekir. Aksi takdirde hukuk kuralları toplumda uygulanma zemini bulamaz.
II. Yazısız (Resmi olmayan) Normlar:
a. Töreler: Uyulması zorunlu davranışlardır. Yazısız kuralların en etkili olanıdır. Birçoğu yasalarla desteklenmiştir. Cepheden kaçmamak, namusu korumak…
b. Adetler: Toplumdaki yaygınlaşmış alışkan-lıklardır. Uyulması ve yapılması toplumca gerekli görülen davranışlardır. Düğünler, bayram ziyaretleri…
c. Gelenekler: Bir kuşaktan diğerine aktarılan köklü ve eski alışkanlıklardır. Türk misafirperverliği, belirli yörelere göre değişen kız isteme biçimleri…
d. Görgü Kuralları: Bireylerin birbirlerinden görerek yaptıkları davranışlardır. Yaptırım gücü en az olandır.
Toplumsal Kontrolün Özellikleri:
• Toplumsal yaşama göre ortaya çıkar.
• Toplumsal bütünleşmeyi ve ulusal birliği sağlar.
• Toplumda düzeni ve devamlılığı sağlar.
• Toplumdan topluma ve bir toplumda zaman içerisinde değişirler.
• Bireylerin toplumsallaşmasına katkı sağlar.
ÖRNEK :
Batı ülkelerinde, ikram edilen bir yiyeceği alması için misafire ısrar edilmez. Bu ülkelerde, karnı aç olduğu halde misafirlikte ikram edilen yiyeceği almayıp ısrar bekleyen ve bu nedenle aç kalan Türkler olmuştur. Oysa Türkiye’ye gelen yabancılar kendilerine ikram edilen yiyecekleri, eğer istiyorlarsa, ısrar beklemeden alırlar. Bu durum Türkler tarafından genellikle yadırganır ve böyle davrananlar görgü kurallarını bilmeyen kişiler olarak değerlendirilir.
Bu parçada, toplumsal değerlerin hangi özelliği üzerinde durulmuştur?
A) Yaptırım gücüne sahip olma
B) İnsan gereksinimlerine cevap verme
C) Toplumdan topluma değişme
D) Zaman içinde değişme
E) Bireylere belli sorumluluklar yükleme
(1993/ÖSS)
Çözüm :
Anlatılan örnekte asıl vurgulanan iki kültürel özelliğin birbirleri arasındaki farkın vurgulanmasıdır. Özellikle batı ülkelerinde olan anlayış ile ülkemizde uygulanan anlayış farkı ortaya konmuştur. Böylece anlatılmak istenen asıl konu toplumsal değerlerin “toplumdan topluma değişebileceğidir”.
Bu nedenle doğru yanıt: C’ dir.
c. Toplumsallaşma (Sosyalleşme)
Bir toplum içinde yaşayan bireyin o toplumun tüm davranış, değer ve düşünme biçimlerini öğrenmesi, benimsemesi ve yapmasıdır. Birey, top-lumsal yaşama katılmak için sahip olması gereken beceri, değer ve davranış kalıplarını toplumsallaşma sayesinde öğrenir. Toplumsallaşma doğumla başlar ve ölünceye kadar devam eder. Toplumsallaşmada en etkili kurum "aile"dir. Daha sonra bunu akraba, arkadaş çevresi ve okul takip eder.
d. Toplumsal Sapma
Bireyin içinde bulunduğu toplumun davranış, değer ve düşünme biçimlerini öğrenemediği ya da onlarla uyum içinde bulunmadığı, yani “toplumsallaşamadığı” durumlarda gösterdiği davranışlara “toplumsal sapma” denir. Örneğin: çöplerini sokağa döken, görevini yapmayan kişilerin davranışları.
ÖRNEK :
Bir toplumda;
– Trafik polisi yoksa kırmızı ışıkta geçilmesi
– Piknik yapılan yerlerde, çöplerin çöp kutusuna atılmayarak açıkta bırakılması
– Toplu taşıma araçlarında gençlerin, yaşlılara yer vermemesi
gibi davranışların yaygın olması aşağıdakilerden hangisinin en güçlü göstergesidir?
A) Bazı toplumsal kuralların gereği gibi benimsenmemiş olduğunun
B) Teknolojik ilerleme karşısında yasaların yetersiz kaldığının
C) Endüstri toplumlarında, duygu ve düşünce alışverişinde azalma olduğunun
D) Nüfusun hızla artmakta olduğunun
E) Kültürler arası etkileşimin ulusal değerleri değiştirdiğinin
(1992/ÖSS)
Çözüm :
Verilen örneklerde insanların toplum içerisinde konulmuş olan bazı kurallara uymadığı görülmektedir. Ancak bunun nedeni konusunda bize kesin bir bilgi verilmemiştir. Bu nedenle kurala uymama davranışının “teknolojik ilerleme karşısındaki yasaların yetersizliği” olarak düşünmemizi sağlayacak bir bilgi de bulunmamaktadır. Aynı şekilde karşımızdaki toplumun “endüstri toplumu” ya da “nüfusu hızla artmakta olan bir toplum olduğunu” da söyleyememekteyiz. Ayrıca bu toplumun bir başka toplumla “kültürel etkileşime girmesinden dolayı ulusal değerlerini yitirdiğini” de paragrafta bulamıyoruz.
Ancak elimizdeki bilgilerden bu toplumdaki insanların “bazı toplumsal kuralların gereği gibi benimsenmediklerini” anlayabilmekteyiz.
Bu nedenle doğru yanıt: A’ dır.