yusuf demirci
0 Takipçi | 0 Takip
20 10 2008

Platon’un Hayatı

PLATON’UN HAYATI



Platon, bir bildirime göre 427 yılında, başka birisine göre de Perikles’in öldüğü yıl olan 429’da doğmuştur. Doğduğu yer için de Atina ile Aigina (Pire Körfezinde bir ada) gösterilir. Ailesi, Atina’nın en eski, en soylu ailelerinden. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasakoyucu Solon ile ilintisi var. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina’da büyük siyasi nüfuzu var: Devrin ileri gelen devlet adamlarından Kritias ile Kharmides yakın akrabaları. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrat. Esaslı bir eğitim görmüş; çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almış. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu büyük gelişmenin, üzerinde büyük etkisi olmuştur. Perikles’in hemen ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon’un zengin sanatçı stili böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı da olan Platon, çeşitli edebi türlerde birçok şeyler yazmış. Ama, anlatıldığına göre, yazdıklarını beğenmemiş ve daha çok da Sokrates’in üzerinde yaptığı çok derin etki yüzünden bunları yakmış. Sokrates ile tanışmadan önce de felsefe ile ilgilenmiş; hocası Herakleitosçu Kratylos imiş. Ama yirmi yaşında iken Sokrates ile tanışması hayatında gerçekten bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonra da ölümüne kadar Sokrates’in yanından ayrılmamış, onunla çok sıkı, sürekli bir ilgi halinde kalmıştır. Platon’un hemen bütün yazdıkları onun büyük hocasına karşı duyduğu derin sevgi ve saygının belirtileriyle doludur. Yapıtlarıyla Platon, hocasına bugüne kadar bütün canlılığı ile ayakta kalan bir anıt dikmiştir. Bu anıt, Sokrates’in yorulmak bilmeden bilgiyi araması, irkilmeyen sağlam karakteri, doğruluk ve hak uğruna ölüme gitmesi karşısında Platon’un duyduğu hayranlık ve saygıyı dile getirir.

Sokrates’in ölümünden sonra Platon da, öteki Sokratesçilerle birlikte, Megara’ya Eukleides’e gitmiştir. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra Atina’ya dönmüş ve burada, önce dar bir çerçevede, öğretim çalışmalarına başlamıştır. Bundan sonra da yolculuklara çıkmıştır.

Çok yayılmış bir söylentiye göre, Platon Kuzey Afrika’ya da gitmiş. Bu yolculuğunda Mısır ve Kyrene’ye uğramış; Mısırlı rahiplerden matematik, astronomi öğrenmiş, Kyrene’de de matematikçi Thedoros’un yanında çalışmış. Platon’un bu yolculuğu yapmış olduğu çok şüpheli. Hele Anadolu ve İran’ı da gezmiş olduğundan büsbütün şüphe edilebilir. Platon’un gerçekten yapmış olduğu, Güney İtalya ve Sicilya gezileridir. Sicilya’ya Platon’un üç yolculuğu var. Bu Güney İtalya ve Sicilya yolculuklarının Platon’un düşünce hayatı üzerinde derin etkileri olmuştur. Güney İtalya’ya Platon, Atina’da tanımış olduğu Pythagorasçıların çalışmalarını yerinde ve yakından tanımak için gitmiş. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onun felsefesinin Sokratesçi öğe yanında ikinci büyük öğesidir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’da kralın akrabası Dion ile tanışıp aralarında sıkı ve sürekli bir dostluk bağı kuruluyor. Platon’a hayran olan Dion, bundan sonra, siyasi bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtıyor. Ancak bu yolculuklardan hiçbir şey çıkmıyor. Üstelik Platon güç durumlarda kalıyor, kendini güç bela kurtarıyor. Sicilya’dan ilk dönüşünde Platon, Akademos denilen bölgede ünlü okulu Akademia’yı kurmuş, yirmi yıl buranın yönetim ve öğretimiyle uğraşmıştır. 347 yılında, söylendiğine göre, bir akraba düğününde sessizce hayata gözlerini kapamış.

Platon’dan 35 yapıt, 13 mektupluk bir kolleksiyon, birkaç dialog ile birkaç edebi fragment (bir destan parçası ile bir-iki yergi) kalmıştır. Platon’un öğretisini gerçeğine uygun olarak anlayabilmek için bu eserlerin bazı bakımlardan incelenmesi gerekmiştir. Bu arada, herşeyden önce, kalan yapıtların gerçekten Platon’un olup olmadıkları sorunu ile yapıtların yazılış sıraları sorunu en önemlileridir. 19. yüzyılda başlayan araştırmalar, bu sorunları aydınlatmak için birtakım ölçüler kullamıştır. Bunların arasında en güvenilir olanları, ilkçağın –özellikle Aristoteles’in– tanıklığı ile dil ölçüsüdür. Bu araştırmalara dayanarak Platon’un yapıtları ile bunların felsefesinin gelişme dönemlerindeki yerlerini gösteren tablolardan biri şöyledir:

Gençlik dialogları
Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron.
Geçit dialogları
Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos.
Olgunluk dialogları
Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros.
Yaşlılık dialogları
Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi.

Platon bir problem düşünürüdür. Elli yıl boyunca düşünüp yazmış, problemlerle didişmiş, bu arada görüşlerini boyuna düzeltip olgunlaştırmıştır. Böyle çalışan bir filozofu anlamak için en doğru yol, gelişmesinin izleri üzerinde yürümeye çalışmak olabilir. Bunun için, Platon’un da, hayatı boyunca düşüncesinin çeşitli dönemlerde geçirdiği gelişmeyi gözden geçirerek, öğretisini anlamayı denemek gerekmektedir.

Platon’un gelişmesindeki ilk dönem, Sokrates’in etkisi altında düşünüp yazdığı dönemdir. Onun için bu dönemine “Sokratesçi Dönem” denir. Sokrates ile tanışması Platon’un hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Sokrates’in öğretisi Platon felsefesi için çıkış noktasıdır. Platon felsefeye Sokrates’in anlayışı çerçevesinde girmiş, sonra bunu gittikçe aşarak kendi görüşüne ulaşmıştır. Platon’un yapıtlarına şöyle dışarıdan bir bakıldığında bile, Sokrates’in hep ön planda olduğunu görürüz. Platon’un ilk dialoglarında Sokrates, yaşayış ve düşünüşünün bütün canlılığı ve gerçekliği ile ortadadır. Burada onun söyledikleri, kendi düşünceleridir. Bunları doğrudan doğruya söylememiş olsa bile, kendi düşüncelerine çok yakındır. Burada Platon, henüz sıkı sıkıya Sokrates’in öğrencisidir; bize hocasının görüşlerini anlatmaktadır. Onun için Platon’un bu ilk dialoglarına, “Gençlik Dialogları” yanında “Sokratik Dialoglar” da denir. Platon’un bu ilk dialoglarında büyük hocasının kişiliğini ve düşüncelerini büyük bir sevgi ve saygı ile belirtmeye çalışmak istemesinin pratik bir nedeni de vardır: Bununla Platon Sokrates’i Sofistlere ve onu Sofist sananlara karşı savunmak istemiştir. Bu dialoglar ayrıca, Sokrates’in Sofistlere karşı açmış olduğu savaşımın ileriye götürülmesidir.

Gençlik dialoglarında Platon tam bir Sokratesçidir. Bunlarda Sokrates’in öğretisi gerçeğine uygun biçimiyle gösterilmek istenir, öğretiyi geliştirmek denemesine girişilmez. Bu yazılarında Platon’un sonraki felsefesi için karakteristik olan “idea öğretisi” henüz yoktur. Bir Sokratesçi olarak bu döneminde Platon’u yalnız erdem ve bilgi sorunları ilgilendirir: Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgiye ve öğretilebilmeye olan ilgisi incelediği, çözmeye çalıştığı başlıca sorunlardır. Lakhes dialogunda cesaret, Politeia I’de adalet, Lysis’te dostluk, Kharmides’te ölçülülük, Euthyphron’da dinlilik, Protagoras’ta erdemin bütünü, özellikle de öğretilip öğretilemeyeceği ve birliği sorunu incelenir. Bu gençlik dialoglarının amacı: Ahlakın başlıca sorularını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates’te olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır: Ortaya konan tanımlar, deneydeki tek tek hallerle denetlenir ve ona göre düzeltilip tamamlanır. Yine Sokrates’te olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları eleştirilmemiş görüşleri çürütmek esastır. Bütün Sokratik dialogların olumsuz bir sonuçla bittiği görülür: Yanlış, yetersiz tanımlar çürütülünce dialog da sona erer; araştırmada bir çıkmazla karşılaşılmıştır; ele alınan sorunun doğru yanıtı bulunamamıştır. Ama, dikkat edilirse, sorunun yanıtına hiç olmazsa işaret eden birtakım düşüncelerin ortaya konmuş olduğu da görülebilir. Öğreti ve yöntem bakımından tamamıyla Sokratesçi olan bu dialoglarda felsefi inceleme parlak sanatlı sahnelerle süslenmiştir. Burada, hem şair, hem de filozof Platon konuşmaktadır.

Platon’un Sokrates’ten ayrılıp kendi felsefesine doğru ilerlemesi yavaş yavaş olmuştur. Bu ilerleme, birtakım basamaklardan geçerek, sonunda Platon felsefesi için temel bir görüş olan idea öğretisine ulaşır. Ama idea öğretisine ulaşınca da, bu öğreti Platon için kaskatı bir dogma olmamış; hiçbir zaman son, kesin bir biçim kazanmamıştır; problemlerle durmadan uğraşan Platon bu öğretide de birtakım gelişmeler geçirmiştir. Zaten Platon hiçbir konuyu, hiçbir sorunu tek bir dialogunda ele alıp burada sonuna kadar işleyip incelemez. Onun için her sorunun çeşitli görünüşlerini, geçirdiği gelişmeyi, tek bir yapıtında değil de, birkaç yapıtında izleyip bir araya getirebiliriz. Symposion, Phadion, Politeia, Phaidros dialogları idea öğretisi için en önemli olanlarıdır. Bunlarda bu öğreti, en açık, en derlitoplu, en olgun biçimine varmıştır.

Platon’u Sokrates’in öğretisini aşmaya götüren neden, Sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Sofistlerin dünya görüşü yarara, hazza dayanıyordu. Platon bu anlayışın karşısına, tam bir Sokratesçi olarak, iyi kavramıyla çıkar. Ona göre “iyi”, doğru bir yaşayışın kesin ölçüsü, biricik ereğidir (telos). Gerçek, doğru düzenine (kosmos) ruh, ancak “iyi” ile erişir. Gerçek devlet adamının başlıca işi de, yurttaşlarını “iyi”ye ulaştırmaktır, bunun yollarını bilmektir. Bunu anlamış, gerçekleştirmeye çalışmış, dolayısıyla tam bir filozofa yakışan bir yaşayışın örneğini vermiş olan biricik kimse de, Platon’a göre, Sokrates’tir.

“İyi”ye dayanan, bilgi yolu ile iyi’yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa böyle kesin olarak bağlanması da, Platon’u yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ki, bu sorun da idea öğretisine yol açmıştır. Sokrates’in anladığı gibi yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “doğru”nun araştırılabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir. Sofistler bunun olamayacağını söylüyorlardı. Aradığımız şey ya bilinen bir şeydir, ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zaman da bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim? diyorlardı. Platon bu sorunu, Menon dialogunda, Orphik-Pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözer. Böylece de Sokrates’i aşan ilk adımı atmış olur. Buradaki düşünce şu: Ruh ölümsüzdür ve birçok defa yeryüzüne gelmiştir. Bu arada yeryüzünde ve Hades’te (öbürdünya) bulunan her şeyi görmüştür. Yeryüzünde her şey de birbirine bağlı olduğu için, ruh bunlardan birini görünce, sürekli bir araştırma ile ötekilerini de bulabilir ve anımsayabilir. Ruhta doğru tasavvurlar, önce, bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar, ilkin, bir rüya gibi kımıldanırlar; uygun sorular ve araştırmalarla sonunda aydınlık bir bilgi haline gelirler. Buna göre: Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan, anımsamaktan başka bir şey değildir. Bu anlayış ile Platon, felsefesinin iki ana görüşünü de elde etmiş, belirtmiş oluyordu: Ruhta bilinçsiz bir halde bulunan doğuştan tasavvurların olduğu görüşü, bir de doğru sanı ile bilgi arasındaki karşıtlık. Doğru sanı sallantılı ve süreksizdir, bilgi ise bir temele, bir nedene bağlanmakla, dayatılmakla sağlam ve sürekli olur. Bilinmeyen bir şeyin aranabileceğini, Sokrates, Menon dialogunda hiç matematik bilmeyen bir köleye, ustaca sorular sorarak bir geometri problemini çözdürmekle tanıtlar.

Bu görüşü ile Platon araştırmanın olabilirliğini, dolayısıyla da felsefenin de olabileceğini ortaya koymuş oluyordu. Ancak, felsefenin olabilmesi, Sokrates’in savı, yani erdemin bilgi ile aynı şey olduğunu söyleyen savı doğru ise bir anlam kazanabilir. Onun için Platon Menon dialogunda bu sorunu matematiğin varsayım yöntemi ile inceler: Çıkış noktası olarak bir varsayımı alır; bundan çıkabilecek sonuçları geliştirir; sonra da bu sonuçların durumundan varsayımın doğru olup olmadığını çıkarır. Bununla da Platon, bütün felsefesi için büyük önemi olan yeni bir yöntem elde etmiş oluyordu. Bilgi ile aynı olan felsefi erdem yanında, bir de doğru sanıya dayanan bir basbayağı erdem vardır. Bilgiye dayanan felsefi erdem de basbayağı erdemden pek üstündür; biri asıl şey, öteki de onun gölgesi gibidir.

Doğru sanı ile bilgi arasındaki dolayısıyla bunlara dayanan sıradan erdem ile felsefi erdem arasındaki bu ayırma yeni bir gelişmeye yol açmıştır. Gerek Herakleitos’un, gerekse Elealıların felsefesini yakından tanıyan Platon, sağlam bir bilginin hiçbir zaman sallantılı bir temel üzerinde kurulamayacağını anlamıştır. Ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinden çıkan sonuç böyle bir durum yaratmıştı: Ruhun bu dünyadaki eski bir varlığında gördüklerinden anımsadıkları, ancak sallantılı tasavvurlar olabilir. Doğru sanıyı bir bilgi haline getirecek temel de, dolayısıyla, bu gibi anımsama tasavvurlarında bulunamazdı. Bu düşüncelerden şimdi yeni bir sorun, bilginin temeli problemi ortaya çıkmıştı.

Platon bu sorunu, Sokrates’in kavram felsefesinden kalkarak çözmeye çalışmıştır. Sokrates bilgiyi, eldeki objenin kavramını belirlemeye çalışarak temellendirmeyi denemişti. Platon Sokrates’in bu görüşünü en kesin biçimiyle ele alır, bunu Elialıların bilgi ve varlık arasında bir bağlılaşma olduğunu ileri süren savlarına öyle bağlar ki, kavramlar birer gerçek, birer dayantı olurlar; bu dünyadaki nesneler yanında kendi başlarına bir dünya kurarlar, kendi içlerinde ayrı bir dünya olurlar. Şimdi iki ayrı bilme çeşidini (doğru sanı ile bilgi) karşılayan iki ayrı dünya da ayırt edilmiş oluyordu: Bir yanda asıl gerçeğin dünyası var -ideaların dünyası bu; bilgi’nin konusu olan bu dünya. Öbür yanda da relatif gerçeğin dünyası var –bu da meydana gelen ve yok olan nesnelerin dünyası; doğru sanının konusu olan dünya bu. İdea birliktir, bölünemez, öncesiz-sonrasız olarak kendi kendisine eşttir. Duyumlanan tek tek nesneler ise, Herakleitos’un “akış”ındaki gibi, boyuna meydana gelir; değişir ve yok olurlar. Platon felsefesinin bilgi anlayışından doğan ana metafizik düşüncesi, böylece, iki dünyanın ayırt edilmesine dayanmaktadır. Bu dünyalardan biri varolanı ve hiç oluş halinde olmayanı, öteki ise hep oluş halinde olup hiçbir zaman varolmayanı içine alır. Birincisi akıl bilgisinin, ikincisi de doğru sanının konusudur. Buna göre: Duyularla algılanan cisimlerin karşısında cisimsel olmayan idealar vardır. Bunlar, uzayın ya da cisimler dünyasının hiçbir yerinde bulunmaz; kendi başlarınadırlar; duyularla değil, düşünme ile kavranırlar; düşünülen, akılla kavranılan bir dünya meydana getirirler. İşte, felsefi erdemin koşulu olan gerçek bilginin temeli, kökü ancak bu idealar dünyasında bulunabilir. Bu düşünceler ahlaki bir motif yüzünden ortaya kondukları için de, buradaki idealar da hep ahlak kavramlarıdır.

Platon’un böylece beliren metafizik görüşü, onun şimdiye kadarki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişikliklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından, artık Platon, erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği” düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi bırakamazdı, bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi; şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi, kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh, Platon’a göre, aslında idealar dünyasında bulunuyordu, buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da, ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de, ruhun kendisinde, kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor: Ruhun idealara yönelmiş olan, güdücü, akıllı bir kısmı ile iki tane de isteyen, duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu, güçlü istençli eyleme, öteki de akla karşı gelerek bayağı, maddi duyusal isteklere, iştaha götürür. Bundan dolayı, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş, onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine, böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.

Bu yolla meydana gelen insana düşen ödev de, ruhunun asıl yurduna yeniden kavuşması, dönmesi için gereğini yapmaktır. Bu da ideaları bilmekle olabilir. Buradaki bilgi de yine bir anımsamadır. Ama ideaları objektif olarak bilmenin olanağı vardır: Çünkü bu yeryüzü dünyası idealar dünyasına benzer; çünkü buradaki bütün varlıklar idealardan pay almışlardır. Anımsamanın nasıl oluştuğu üzerindeki düşünmeleri de, Platon’u eros (sevgi) kavramına götürmüştür. Eros kavramı, idea öğretisinin ilk tasarısı için çok karakteristik bir kavramdır. Platon’a göre, insanın çok özel bir yetisi var: İnsan birçok algıları bir kavram halinde toplayabiliyor. Objektif olarak görüldüğünde, bu yeti, insan ruhunun bir zamanlar idealar dünyasında görmüş olduğu ideaları anımsamasından başka bir şey değildir. İnsandaki bu yeti de kendini en kolaylıkla “güzel”de gösterir. “Güzel” zaten idealar dünyasında her şeyin üstünde parlar; yeryüzünde de en ışıltılı olan, en göze çarpan odur; duyuların en açık olarak kavrandığı “güzel”dir, güzeli severiz, güzel bizi çeker. Platon’un deyişiyle: Eros güzele yönelir, ilgisi güzeledir. Eros doğru olarak yönetilirse insanda felsefi bir coşu uyandırır, bu coşu de bize güzel ideasını hatırlatır, anımsama yolu ile ideaları görmeye vardırır. Platon, burada şair yönü ile, güzele duyulan sevgiden doğan coşuyu ideaların bilgisine götüren yol olarak gösteriyor. Bu anlayışında mistik bir renk de var. Ancak, buradaki ideaları görme, coşup kendinden geçme ile elde edilen bir görüş değil, ruhta uyuklamakta olan ideaların ani olarak bir parlamasıdır –bu da akılla, düşünme ile hazırlanır.

Platon idea öğretisinin bu anlayışıyla, önceleri de gözden geçirdiği birtakım sorunları şimdi yeniden ele alır. Bu arada başlıca dostluk, hitabet ve siyaset sanatı sorunlarını yeni açıdan inceler. Bu sorunlar da, ona göre, ancak felsefe ile çözülebilir. Bundan dolayı insan için felsefe ile uğraşmaktan daha önemli bir şey olamaz. Çünkü gerçek dostluk, felsefe sevgisi (eros) ile ruhları tutuşmuş kimselerin bir araya gelip felsefe yapmalarından başka bir şey değildir. Gerçek söz söyleme sanatı da ruhun sözlerle güdümüdür. Bunun için ele alınan konuların gerçek özünü bilmek gereklidir. Ayrıca açık ve çelişiksiz konuşabilmek için dialektiki, bunun kuramlarını kurma ve sınıflama bölümlerini bilmeli; sözlerin iyi yemişler vermesi isteniyorsa, insan ruhunun kuruluşunu, çeşitli yapılarını kavramış olmalı. Nihayet: ödevi insanları, doğal amaçları olan mutluluğa ulaştırmak olan devlet yönetimi sanatı da felsefesiz olamaz; çünkü yanlız felsefe, neyin insanları gerçekten mutlu yapacağını gösterebilir.

Bu döneminde Platon’un bütün ilgisi ahlak sorunlarına yönelmiştir. Sofistlerle savaşırken, insanın doğal amacı olan mutluluğu sağlayacak yaşama biçimini, bunun ne olduğunu arıyordu. Yalnız Platon bu problemde tek kişiyi değil de, devlet çerçevesinde biraraya gelmiş olan toplumu göz önünde bulundurur. Nasıl duyularla kavranan tek tek nesnelerden çok kavrama (ideaya) değer veriyorsa, bunun gibi ahlakta da birey idealinden çok cins idealine yönelir, yetkin insanı değil de yetkin toplumu anlatır. Tek kişinin değil, toplumun mutluluğunu göz önünde bulundurup araştırır. Bu mutluluğa da en eksiksiz olarak devlette erişilir. Bundan dolayı Platon’un ahlakı ideal devlet öğretisinde bütünlenir.

Platon’un erdem öğretisi ile devlet öğretisinde, ruhun üç parçalı olduğu görüşünün önemli bir yeri vardır. Gençlik dialoglarında Platon, Sokrates gibi, tek tek erdemleri bilgiye bağlamaya çalışıyordu. Sonraları ise ayrı ayrı erdemleri tek başlarına gözden geçirmiş, bunların aralarındaki sınırları çizmek istemiştir; ama bunu yaparken erdemlerin birliği ve akılla ilgili oldukları anlayışına pek bağlı kalmıştır. Ancak, gerçek hayatı görüp anlaması, onu, insanların büyük kısmının o ana erdemi, bütün erdemlerin kendisinde birleştiği gerçek bilgiye dayanan o erdemi, yani felsefi erdemi hiçbir zaman edinemeyecekleri düşüncesine vardırmıştır. Platon’un ünlü sözü: Yığın hiçbir zaman filozof olmayacaktır. Ona göre insanların çoğunda, para kazanmayı, maddi hazları amaç bilen ruhun aşağı itkileri egemendir; ancak bu itkilere karşı durabilen az sayıda insanda şeref duygusu ağır basar ve ancak bir avuç insan nesneleri düşünce ile kavramak, eylemi akla dayatmak, kısaca felsefi bir hayat yaşamak gereksinmesi duyar. Kendilerinde ruhun üç bölümünden biri ya da öteki ağır bastığına göre, Platon insanları üç kategoriye ayırıyor: Zenginliği sevenler, şerefi sevenler, bilgiyi sevenler. Bu üç değerden birine ulaşmayı istemelerinin ölçüsüne göre üç insan tipi meydana gelir. Bunlar da, ancak devlet içinde tam anlamlarını kazanacaklardır.

Erdemlerin de gerçek değerleri devlet çerçevesinde ortaya çıkacaktır. Platon’a göre devleti kurduran doğal neden, hiçbir insanın kendi kendine yetememesi, bu yüzden de bir sürü gereksemeleri gidermek için başkalarının yardımına muhtaç olmasıdır. Onun için devletin her yerde ödevi şudur: İnsanların ortaklaşa yaşamalarını, bunlara mutluluk sağlayacak şekilde düzenlemek. Bu ödev de ancak, topluluk hayatı ahlak ilkelerine göre düzenlenirse gerçekleşebilir. İnsanın ruhunda nasıl üç ayrı bölüm varsa, devlet de bunun gibi üç ayrı bölümden kurulmuştur: Ruhsal itkilere karşılık olan besleyenler takımı, iradeye karşılık olan koruyanlar takımı, akla karşılık olan öğretenler takımından. İştahlarından doğan bir kaygı ile günlük gereksinmelerin ardından koşan yurttaşların büyük çoğunluğu, topluluk hayatının maddi temellerini sağlar; koruyucular dışarıya karşı düşmana savunma ile, içeriye karşı da kanunların yürütülmesini sağlamakla devletin varlığını korurlar, yöneticiler ise bilgileriyle, geniş görüşleriyle kanunları koyarlar, devleti yönetecek ilkeleri bulup belirtirler. Bütün devletin olgunluğu da ona erdemler sağlar; bunlar da: Bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalettir. Yöneticilerin özel erdemi bilgeliktir. Cesaret, koruyucuların özel erdemidir. Ölçülülük ile adalet ise belli bir takımın erdemi değildir, bunların herkeste bulunması gerekir. Ölçülülük: herkesin yönetenlerin en iyiler olması, bunların dışında kalanların ise yönetilmeleri gerektiği düşüncesinde birleşmesidir. Adalet de: her takımın kendine düşen ödevi gerçekleştirmesi demektir. Ölçülülük yığının erdemi değildir, en aşağı tabakaların, kendine göre bir erdemi yoktur. Onun için Platon, ölçülülük ile adalete sosyal erdemler diyor.

Platon’un ideal devletinin yasası, tam bir aristokrasidir, en iyilerin, yani bilgililerin, erdemlilerin başta bulunmasını isteyen bir devlet biçimidir. Bu devlette kanunların konulması, topluluk hayatının düzenlenmesi işi filozoflara, bilge kişilere verilmiştir. “Başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazsa, insanlığın acıları sona ermeyecektir.” (Politeia). Filozofların buyurduklarını pratikte yürütmek, böylece de devleti içeriye ve dışarıya karşı gerçekleştirmek ve yaşatmak koruyucuların ödevidir. Geniş yığına düşen ödev ise, çalışmak ve itaat etmektir.

Devlet öğretisinde Platon halkı kendi haline bırakıyor. Bu takımın ana itkisi kazanca yönelmiştir; yığın çalışması ile devlet hayatının maddi temelini sağlar, bekçilerin kendisini yönetmesine boyun eğer. Bekçilerin hayatı ise, tam tersine, ta doğdukları günden başlayarak devletçe düzenlenecektir. Bundan dolayı Platon, bu takımdan olanların evlenmelerini bile kendilerine bırakmaz. Gelecek kuşakların sağlam olmaları için, elverişli çiftleri devletin başındakiler seçeceklerdir. Gençlerin yetiştirilmesi işini de, her bakımdan devlet eline alacaktır. Gençler bedence, ruhça, iki bakımdan da eşit değerde yetiştirilecektir. Ruh eğitimi mythosların anlatılmasından başlayarak şiir ve musikiye yükselecektir. Şiir ve musiki, yetişenlerin ruhunda güzel sevgisini uyandırmak içindir. “Güzel sevgisi”, Platon için, her türlü yüksek çabanın, her yüksek ölçüde bir yetişmenin başlıca koşuludur. Ama bundan sonraki eğitim için Platon, şimdiye kadarki düşüncelerinden ayrılan bir görüşü ileri sürer: Bir yaştan sonra bir matematik-lojik eğitimi geçirilecektir. Oysa Platon’un bundan önceki dialoglarında estetik eğitimi esastı. Felsefeyi siyasi eğitimin temeli yapmak denemesi, Platon’u, şimdiye kadar ideaların bilgisine götüren yol olan estetik yöntem yerine daha objektif bir yöntem koymaya götürmüştür. İdealara vardıran yol, artık, bu dünyanın güzelliklerine çevrilmek değil, ruhun elden geldiğince bunlardan uzaklaşarak kendisine, kendi salt düşüncesine dönmesidir, kendi içine kapanmasıdır. Estetik yerine şimdi matematik geçmiştir. Matematik, ruhu duyulur olandan uzaklaştırıp ona salt düşünme yeteneğini kazandıran bilimdir. Ruh ideaları özler, bu özleyiş de ancak öbür dünyada tam olarak giderilebilir. Onun için, Platon’a göre, filozofun hayatı, ölüme ulaşmayı göz önünde bulunduran bir yaşayıştır; bu hayat, maddi-duyusal varlığın izlerinden ruhun kendini temizlemesidir. Beden ruh için bir hapishanedir; bu hapishaneden ruh kendisini ancak bilgi ve erdem ile kurtarabilir.

Dini bir renk taşıyan bu ruh anlayışının kökleri orphik-pythagorasçı öğretidir. Platon bu öğretinin ana tasavvurlarını benimsemiş, bunları bilimsel olarak temellendirmeye ve idea öğretisinin çerçevesi içine yerleştirmeye çalışmıştır. Bu arada da özellikle ruhun ölümsüzlüğü üzernde durmuştur: Anımsama ruhun önceden de var olduğunun bir kanıtıdır; bileşik olmayıp yalınç olması da ruhun ölümden sonra da var olacağını gösterir. Bu bakımdan ruh, öncesiz-sonrasız olan idealara benzer.

Ruhun ölümsüzlüğünü tanıtlama çerçevesi içinde Platon, doğa problemini de ele alır. Burada idea öğretisi yeni bir gelişme geçirir. Doğa sorunu dolayısıyla Platon bir dünya görüşüne varmaya çalışmıştır. Burada da kendisine yine ahlak ilgileri yol göstermiştir. Platon’un doğayı açıklarken ideali, Anaxagoras’ın teleolojik görüşünü sonuna kadar götürmektir. Doğada bütün olup bitenler bir ereğe yönelmiştir. Her şeyin gerçek nedeni Nous’tur. Nous her şeyi “iyi”ye, her şey için “en iyi olan”a göre düzenler. Bu düşünceler idea öğretisinde de bir değişikliğe yol açmıştır. “Güzel” yerine artık “İyi” ön plana geçmiştir. Bundan böyle, her şey için “en iyi olan” bütün ideaların üstünde yer alır. Şimdiye kadar, kendi aralarında düzenleşmiş diye düşünülen idealar, artık aralarında aşağıdan yukarıya doğru sıralanırlar; bir takımı altta, bir takımı üstte yer alır. Bu sıralamanın en üstünde, bunun bir tacı olarak, “iyi ideası” bulunur. İyi ideası, her şey için “en iyi olan”ın ideası, bütün varlık ve oluşun en yüksek ilkesidir; bu niteliği ile o her şeyin üstündedir.

İdeaların sıradüzeni de ancak dialektik bir inceleme ile kavranabilir. Matematik bu inceleme için bir hazırlanmadır. Matematik, varsayımlardan kalkıp sonuçlara doğru aşağıya iner, bu arada duyularla algılanabileni salt düşüncenin yansısı olarak kullanır. Dialektik inceleme ise, matematiğin tersine olarak, doğru bilgiye ulaştıracak bir köprü olan varsayımları çıkış noktası olarak aldıktan sonra bunlardan yukarıya doğru, ilkeye doğru yükselir. Sonra, buradan salt düşünce, içine hiç duyum karıştırılmamış düşünce yolu ile kavramları ayırt ederek yeniden aşağıya iner.

Bu yüzden Platon, edebiyat ve musiki öğretiminin matematikle bütünlenmesini, ama ileri yaşlarda, iyi ideasına ulaştıracak bilgi kolu olan felsefe ile uğraşılmasını ister. Çünkü ancak iyi ideasını kavramış olan kimsenin eylemi doğru,hakka uygun olabilir; ancak böyle bir kimse bu yeryüzündeki bağlantıları idealar dünyasının örneğine göre düzenleyebilir. Devletin başına geçecekler için tasarlanan bu eğitim, bir ayıklamaya da dayanmaktadır: Artık gelişmeye yeteneği olmayanlar en yüksek yerlere kadar çıkamayacaklar, bunlar savaşçılar ve memurlar katının çeşitli basamaklarında yer alacaklardır. Bu elemenin sonunda geriye kalacak bir avuç gerçek seçkin ise devletin yüksek yöneticileri olacaklardır. Bunlar zaman zaman devletin yönetimiyle, zaman zaman da bilimin gelişmesiyle uğraşacaklardır. Yöneticilerle savaşçılar büyük bir aile gibidirler: Kendi aileleri, özel mülkleri yoktur; kadın, çocuk ve malda ortaktırlar; ihtiyaçları da devlet tarafından sağlanır.

Devlet Platon’a göre, toplum için bir eğitim kurumudur: Bu eğitimin yüksek ereği, insanı duygusal yaşayıştan duyulurüstü bir yaşayışa yükseltmek, bu dünyadaki yaşamada Tanrısal yaşamaya hazırlamaktır. İdeal devlette göz önünde bulundurulan, tamamıyla ahlaki bir idealdir. Bu devlet insanın bütün hayatını kavrayacaktır. Onun için, yalnız bilim ve eğitimi değil, sanat ve dini de devlet düzenleyecektir. İdeal devlette ancak idealara, özellikle de iyi ideasına yönelmiş olan sanata yer vardır.

İdea öğretisinin baştan beri olmuş bitmiş, hazır bir şema olmadığını, Platon’un, karşısına çıkan problemler, güçlükler, yeni durumlar dolayısıyla bu öğretide zaman zaman değişiklikler yaptığını gördük. Nitekim son olarak gözden geçirilen devlet anlayışında ideaların bilgisi, devletin başında bulunacakların yetiştirilmelerinin temeli yapılmıştır. Oysa bundan önceki dialoglarında idealar bir coşu konusu idiler. Şimdi ise bir eğitim idealinin objektif dayanakları olmuşlardır. Devletin başında bulunacak filozofların yetiştirilmesinde ana bilgi kolu dialektiktir. Dialektik de, ideaları ve bunların birbirleriyle ilgilerini görüp kavrayan düşünme işlemlerinin bütünüdür. Burada da birtakım sorunlar çıkmıştır. Bu sorunların başlıcalarını, bunları çözme denemelerini, bu yüzden idea öğretisinin geçirdiği gelişmeyi ana çizgileriyle görmeye çalışalım. Bu sorunlardan ilki: Hangi kavramlar idea sayılacaktır? İdea öğretisinin ilk taslağına ahlaki motifler şekil kazandırmışlardı. Onun için burada başlıca ahlak idealarını, bunların yanı sıra da estetik ideaları bulmuştur: “İyinin kendisi”, “güzelin kendisi” vb. ideaları. Ama Platon’da idealar başlı başına birer varlık haline getirilmiş cins kavramlarıdır. Algılanan nesnelerin ortak yönlerinden çıkarılmış adlandırmalar olan cins kavramları ise pek çoktur. Böyle olunca da ne kadar cins kavramı varsa, o kadar da idea olacaktır. İdea öğretisini işleyen ilk dialoglarda, idealar dünyası ahlaki-estetik nitelikte idi. Bu ilk dönemde idealar dünyası, içindekiler bakımından, tamamıyla yüksek değerli bir dünyadır. Ancak, doğa sorunu ile karşılaşınca Platon, oluş içinde bulunan duyu dünyasının temel formlarını aramış, bu temelleri yine duyularüstü dünyada, yani idealar dünyasında bulmuştur. Bu yüzden de ideaların başlangıçtaki kadrosunu genişletmek zorunda kalmıştır.

Bu çerçevede ortaya çıkan ikinci problem de: Duyusal nesnelerin idealarına olan ilgileridir. Duyulur dünyadaki nesneler, nasıl oluyor da duyulurüstü bir dünya ile, buradaki idea denilen gerçek varlıklarla bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon, önce, “pay alma”, “katılma” ya da “bulunma” kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldüğünde bu bağlantı bir pay alma, bir katılmadır. İdea, birliği olan, kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık, meydana gelen, boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya, bu gerçek varlığa katılmaları, bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldüğünde ise, bağlantı bir bulunmadır: İdea tek nesneye girer, onda bulunmasıyla nesneye varlığını, niteliklerini, ölçü ve orantılarını kazandırır. Buna göre duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur, bazen de onu bırakır.

Bağlantı sorununda başlangıçtaki durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca, Platon bu görüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir. Evrensel Akıl ya da Tanrı bu ilk örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ya da “bulunma” yerine “yansılama” geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları, resimleridir.

Platon doğa felsefesi ile ilgili ilk düşüncelerini Phaidon dialogunda geliştirmişti. Ama burada asıl konusu “ruhun ölmezliği” idi, doğa sorununa dolayısıyla dokunmuştu. Oysa Timaios dialogunda bu problemi doğrudan doğruya ve bir bütün olarak ele alır, bu arada ahlaki-siyasi düşüncelerini de değerlendirerek bir dünya görüşüne, dünya üzerinde toplu bir bakışa varmaya çalışır. Ancak, doğa bilgisi, Platon için, dialektik gibi kesin bir bilgi değildir. Gerçi idealar, bunların içinde de özellikle “iyi ideası” duyulur dünyanın “nedeni”dir; ama duyularla kavranılan dünya, yine de oluşun ve bozuluşun alanıdır. Bunun için de, hiçbir zaman, dialektik bilginin, öncesiz-sonrasız olan ve hep kendi kendilerine eşit kalan idealara yönelmiş bu gerçek bilginin konusu olamaz. İşte doğa sorununu bu anlayışla ele alan Platon, Timaios’un daha başlarında açık olarak: “Meydana gelen ve yok olan nesneler için gerçek bilgi olamaz, bunlar için ancak bir inanç, bir kanı, inanılabilecek bir görüş olabilir” diyor. Dolayısıyla, ancak olasılık niteliğini taşıyan doğa bilimi, gerçek varlığı kesin olarak kavrayan idea öğretisinden, bilgi değeri bakımından, çok aşağıdadır. Doğa, oluş halinde bir dünya olduğu için, öncesiz değildir, meydana gelmiştir; ona Demiourgos biçim kazandırmıştı. Demiourgos, bir ereğe göre oluşturan, etkiyen bir güçtür. O, iyidir, iyiliğinden dünyayı yaratmıştır; idealara, bu salt kılıklara bakarak, bunları örnek alarak dünyayı oluşturmuştur. Onun için, dünya en etkin, en iyi, en güzel dünyadır ve Tanrısal Aklın (Nous), “iyi’nin kendisinin” ürünü olarak biricik bir dünyadır. Bu anlayışta Demiourgos, “iyi ideası” ile aynı şey olmaktadır. Platon’un daha Politeia (Devlet) dialogunda bütün gerçek varlıkların en üstüne yükseltmiş olduğu “iyi ideası” (=Tanrı, Nous), hem ideaların hem de duyulur dünyanın yaratıcısıdır. Timaios’un sonunda Platon, tek bir dünyanın olduğunu, bunun da yetkin bir dünya olduğunu ayrıca belirtir. İyi ideası kendisini biçimlendirdiği için dünya eksiksizdir, yetkindir. Birçok dünyanın değil de, tek bir dünyanın olduğu düşüncesi de Demokritos’a karşı bir polemiktir. Çünkü Demokritos’a göre, başlangıçtaki kaos içinden, şurada burada birtakım çevrinti hareketleri doğmuş, bunların her birinden de ayrı dünyalar meydana gelmiştir. Oysa, Platon’a göre, düzenleyici Tanrı ancak tek bir yetkin dünya yaratmıştır. Duyulur dünyanın “nedeni” idealardır ama, bu dünya idealara tastamam uygun değildir, ancak olabildiği kadar uygundur. Bu da, duyu dünyasının başka bir ilkeye dayanması yüzündendir. Bu ilke de uzaydır. Tanrı duyu dünyasını uzayın içinde oluşturmuştur. Uzay, ne düşünce ne de duyularla bilinebilir, dolayısıyla ne bir kavram ne de bir algıdır, ne bir idea ne de bir duyu nesnesidir. Uzay olmasaydı gerçek varlık görünemezdi; çünkü idealar duyu nesneleri olarak kopya edilemezdi. “Uzay, dünya sürecinin içinde geçtiği, bütün cisimsel formlara bürünen, her nesneye yatak olan şeydir”. Nous’un, bu asıl nedenin yanında, uzay “ikinci neden”dir. Uzay Tanrı’nın bir ereğe göre çalışmasını bozmaz, ama ona belli sınırlar koyar, bu yüzden evrenin oluşmasında onun da payı vardır. Platon atomcuların boş uzayını kabul etmez; onda uzay, Demiourgos’un hazır bulup oluşturduğu şekilsiz ilk maddedir. Evren yetkin olunca, aklı ve ruhu da olacaktır.Demiourgos kosmosu yaratırken, ilk olarak ruhunu oluşturmuştur. Bu ruh, hem evreni hareket ettiren ilkedir hem de onun egemenidir; hem onun içindedir hem de onu çevreler; bütün sayılar ve ölçü oranları onun içindir, evrenin matematik biçiminin kendisidir o. Demiourgos evreni uyumlu oranlara bölmüştür. Burada büyük değeri olan ana düşünce: evrenin matematik bir düzeni olduğu düşüncesidir.

Hayatının son yıllarında Platon’un yine ahlak sorunlarına döndüğünü görüyoruz. Philebos adlı dialogunda yine: Yaşamanın ereği nedir? En yüksek değer nedir? Sorusunu ele alır. Eskiden buna Platon: “Ruhun yetkinliği, kendi kendisine yetmesi, ereğini kendi içinde aramasıdır” diye cevap vermişti. Şimdi bu astetik tutumdan (dünyaya sırtını çevirmek, dünyadan elini eteğini çekmekten) oldukça uzaklaşır. Bu arada, ahlaklı bir yaşayışın ancak insanı mutlu yapabileceği düşüncesine bağlı kalır. Esasta gerçek mutluluğu yine ruhun en yüksek olgunluğunda bulur, çünkü ancak bu yetkinlik sayesinde ruh idealardan pay alabilir; bundan dolayı yararcı ahlakın gerçek mutluluğa ulaştırmayacağına yine inanır. Ama, şimdi ruha gerçek, değerli sevinçler sağlayan haz çeşitlerine de değer vermektedir. Gerçi, duyusal hazzı erek bilme ile yine şiddetle savaşır; ama hazzı büsbütün ortadan kaldırmak isteminin de insanın özüne aykırı olduğunu artık kabul eder; duyu hazlarının hepsi değersiz değildir, temiz, acı vermeyen hazlar da vardır. Anlayışındaki bu değişiklik yüzünden Platon, gerçek mutluluğu ancak bilgili olmada bulmak isteyen görüşle de savaşır: Doğrusu, bilgi ile hazzı birleştirebilmiş olan yaşayıştır.

En son eseri olan Nomoi’de (Yasalar) Platon devlet problemini yeniden ele alır. Bundan önceki devlet öğretisinin ana yapıtı Politeia ile karşılaştırılırsa, Nomoi’deki tutumun da oldukça realist olduğu görülür. Uzun bir hayatın görgüleri Platon’a çok şeyler öğretmiştir. Bunların arasında Syrakusa Sarayındaki başarısız kalmış reform denemelerinin de belki büyük yeri var. Bu dünyada aklın ve iyinin gücüne, bunların egemen olacağına Platon artık eskisi kadar inanmıyor; haz ile acının insan için daha zorlu güdüler olduğunu anlamıştır, artık insanların mutluluğunu sağlamak için eskiden düşündüklerinden başka araçlar gerektiğine inanmaktadır. Bu döneminde Pythagorasçı felsefenin etkisi büsbütün artmıştır, bu felsefenin dini karakterikendini büsbütün belli etmeye başlamıştır: Dünyanın gerçek sahibi Tanrı’dır; Tanrı’nın bu dünyayı olgunluğa götüren bir planı vardır; insan Tanrı’ya inanmasıyla erdemli olmak için bir dayanak elde etmiş olur. Teorik bakımdan Platon; yine de Politeia’daki ideal devletini en iyi bulmaktadır. Ama, devleti için düşündüğü birçok şeyin gerçekleşemeyeceğini bu arada anladığı için, bunlardan vazgeçer. Şimdi, mutlak olarak değil de, ancak relatif olarak en iyi olan devleti tasarlar. Bu devlette artık en iyi, en bilgili kişiler değil, yasa egemendir. Bu devletin yöneticileri yasanın üstünde değil, yasa onların üstündedir. Yeni devletin şekli de Politeia’dakinden başkadır: Orada aristokratik bir monarşi düşünülmüştü, Nomoi’de ise monarşi ile demokrasinin karışığı bir devlet şekli tasaralnır. Oradaki bilgilerin egemenliği yerine burada memurların bir sıra düzeni, felsefe yerine de töreler ile yasalar konur. Bu devletin sosyal yapısı da “ideal devlet”inkinden başka türlüdür: Yeni devlette kadın ve mal ortaklığı kalmıştır, evlenme ile özel mülkiyet yeniden kabul edilmiştir. Yalnız, toprak devletin malı olacak, yurttaşlar, ihtiyaçlarına göre, bundan yararlanacaklardır. Nüfusunun sayısı en çok 5040 kişi olacak olan bu devlet dışarıya karşı tamamen kapalıdır: İhracat ve dışarıya seyahat yasaktır. Bu gibi kişinin özgürlüğüne ve iktisadi hayata karışan bir sürü kurallar ve yasalarla Platon, relatif olarak mutluluğa erişmiş, düzenli bir çiftçi devleti kurabileceğine inanıyor. Nomoi’de, devletin her alanında olduğu gibi, devletin yöneteceklerin yetiştirilmesinde de din büyük yer alır. Bunlardaki dini inanç, temellendirilmiş bir bilgi haline getirilecektir. Bunun için yöneticiler, her şeyden önce, matematik bilimler, bunların arasında da özellikle stronomi öğreneceklerdir. Bundan başka baştakiler, koymuş oldukları birçok yasayı hep bir ereğe, devletin iyiliğine yöneltmeyi bileceklerdir; bunun için de çokluk içinde birliği kavramayı öğreneceklerdir; bu da dialektik ile olur. Ama bu arada idea öğretisi, göze çarpacak gibi ikinci planda kalır; matematik bu öğretinin yerini almasa bile, pek ağır basar. Matematiğin gittikçe önem kazanması, zaten, Platon felsefesinin son döneminin ana özelliklerinden biridir. Bu gelişmede idealar da, matematik varlıklar gibi bir şey olmuşlardır.

Akademia’sındaki çalışmaları Platon’un, hemen hemen 40 yıl sürmüştür. Bu uzun zaman içinde Akademia’dan birçok değerli insan yetişmiştir. Bunlar, Platon’un idealist dünya görüşünü Yunan kültür hayatının ilgileri ve ampirik bilimlerle uzlaştırmaya çalışmışlar, ama anılmaya değer bir başarı elde edememişlerdir. Bunlardan yalnız bir tanesini ayırmak gerek: Aristoteles. Platon öldükten sonra Akademia’da kalmayıp kendi okulunu kuran Aristoteles, kendisine kadarki Yunan felsefesini büyük bir sistem içinde toplayarak bu gelişmeyi en son olgunluğuna ulaştıracak, Yunan felsefesi onda doruğuna erişecektir.

174
0
0
Yorum Yaz